4 YÜZYIL ÖNCE OSMANLIYI GEZEN İNGİLİZ PETER MUNDY 7.12.2018 2139 Kez Okundu

4 YÜZYIL ÖNCE OSMANLIYI GEZEN İNGİLİZ PETER MUNDY
Gülden Kutluoğlu
Gülden Kutluoğlu

4 YÜZYIL ÖNCE OSMANLIYI GEZEN İNGİLİZLERDEN PETER MUNDY

DERLEYEN : ORHAN BURİAN

XVII. yüzyıl başında Osmanlı´ya gelmiş ve gördüklerini ayrıntılı bir şekilde tespit etmiş İngiliz seyyahlarından biri Peter Mundy´dir. Mundy, bizim Evliya Çelebi gibi, devrinin meşhur seyyahlarındandır. Gördüğü yerleri, koca bir cilt teşkil eden yazma eserinde uzun uzun anlatır. 

 

Birçok seyyahlar gibi Peter Mundy de İmparatorluk topraklarına önce İskenderun´da ayak bastı, Bu liman hakkında onun da intibaları kötüdür. “Ardındaki koca tepeler, sabahın dokuzuna kadar gün ışığı almasına engel olduğu için havası çok fena. Her tarafı balçık, kurbağa, sis kaplı büyük bir bataklığın ortasında. Dağların tepesinde daima kar var; aslan, yaban domuzu, çakal, kirpi gibi vahşi hayvanlara da sık rastlanıyor” diyor. Mundy İstanbul´a vardıktan az sonra, 22 Kasım 161 T´de, Sultan Ahmet öldü; kardeşi Mustafa padişah oldu. Üç ay sonra da "hükûmeti idare etmesi beğenilmediği İçin” tahtından indirilip yerine Ahmet´in büyük oğlu Osman getirildi. Mundy ´ ´Ben ayrıldığımda sağdı” diyor. İngiliz tacirlerinin rahat ve bolluk içinde yaşadıklarını söylüyor. Kendisini kâtip olarak kullanan efendisinin ertesi yıl öldüğünden bahsederken "salgınlar şehre umumiyetle dört, en geç beş yılda bir musallat olur” diyor. İngiliz elçisi Sir Paul Pindar memleketine giderken o da "padişahın müsaadesiyle” kafileye katılarak döndü. Mundy hatıralarını bu yolculuktan aşağı yukarı 15 yıl sonra yazdığı için tafsilât vermemiştir.

 

Mundy, gerek İstanbul şehri gerekse halkı ve âdetleri için, okurlarım on yedinci yüzyılın ilk yarısında çıkan türlü kitaplara havale etmektedir. "İstanbul´da her rütbe ve millet kendine mahsus bir kılıktan ayırt edilir. Bu çeşitli kıyafetler için bende küçük bir kitap var, yalnız bundan bahsediyor. Resimleri Türklerin kendileri tarafından yapılma, 1618 tarihli, büyük bir sanat eseri değilse de bu mevzu üzerine İnşam tatmin etmeye yeter” diyor, Ne yazık ki bu kitap kaybolmuştur. Kendi gezintilerinden de unutmayıp kaydettiği birkaç hatıra vardır. Bir kere, dediğine göre, Kasımpaşa´dan Yedikule´ye yürümüş. İki sıra olduğu söylenen surların, hendek duvarı da sayılırsa, üç sıra gözüktüğünü not ediyor. Doldurulup sıvanmış bir kemer altından bahsederken de ´ ´Diyorlar ki” diyor, "şehir bu kapıdan girilerek Hıristiyanlardan alınmış. Türkler arasında dolaşan bir rivayete göre yine bu kapı yoluyla elden çıkacakmış”. Bir başka sefer Atmeydanı´na gidip Sultan Ahmet´in atla camie gidişini seyretmiş. Meydanda birbirine sarılmış üç yılandan müteşekkil tunç bir abide gördüğünü hatırlıyor. Bir sefer de Avretpazarı´na kadar yürüyüp tarihî sütunu (Arkadius sütununu) görmüş. "Bir başka sütun daha gördüm. Tahminime göre liman tarafındaydı. Birçok yerlerinden de demir çemberlerle sarılmıştı. Zamanla içindeki damarlara kadar yenip aşınmış, onun için yer yer büyük çatlaklar hasıl olmuş, o çemberler olmasa devrilip insanlara yahut binalara büyük zarar verecek”. diyor. Sir Paul Pindar´ın vedası ve Sir John Eyres´in takdimi için yapılan merasim münasebetiyle saraya da gitmiş. "Yeni elçinin getirdiği hediye herkes görsün diye çayıra serildi. Sonra yerde Türk usulü bir ziyafet yahut yemek verildi. Biz yemeği bitirir bitirmez Türk hizmetkârlarımız artıkların üstüne üşüştüler, belki de bir tabak pilâv için birbirini çiğnediler” diye kaydediyor. Hamamlara, bedestenlere, kiliselere gitmiş. Bizans Kayser´inin eski sarayında, birçok hayvanlar arasında büyük  bir arslan görmüş. İyice ehlileşmiş bir arşları olacak ki küçük bir köpekle oynuyormuş. Limanı, bilhassa rüzgârlardan mahfuz ve derin diye övüyor. Gümrük rıhtımı İçin "öyle yapılmış ki” diyor, "gemilerin yanaştığı dış kısmı öbür ucundan daha yüksek. Bunun için boşaltılan kumaş denkleri, fıçı dolusu kalay, baharat ve daha  başka mallar az bir emekle bahsi geçen gümrük dairesine götürülebiliyor. Giren mal çıkan maldan daha çok, yoksa bu tertibin faydası az olurdu”, Tophane´de de pek çok top görmüş; bir tanesi üç ağızlıymış, birinin ağzı onun karışıyla 12 karışmış. İstanbul´da şahit olduğu üç felâketi de sayıyor: biri hafif bir zelzele; biri rivayete göre dört bin binayı kül eden korkunç bir yangın, biri de şiddetli bir  veba salgınıymış. En azgın olduğu sıralar günde binden fazla insan ölüyormuş. “Bu türlü şerlerden de başkalarından da Tanrım bizi koru” diyerek hikâyesini sona erdiriyor.

 

Mundy 6 Mayıs 1620´dc 25 kişilik bir kafile ve 25 kişilik bir  maiyetle İngiltere´ye dönen eski elçi Sir Paul Pindar refakatinde İstanbul´dan yola çıktı. Kendilerini uğurlayanları saydıktan sonra  "bütün Galata tacirleri” sözünü ettiğine bakılırsa o sırada İstanbul´ da 12 İngiliz tüccar bulunuyordu. İlk akşam, onun Ponto Piccolo adını verdiği, Küçükçekmece´de konakladılar. "Geceyi taştan güzel bir handa geçirdik” diyor. Avrupa´dan gelen elçiler burada durarak şehre girmek İçin padişahın iznini beklerlermiş. Yolcuların bundan sonraki konak yerleri Büyükçekmece, Silivri, Çorlu, Lüleburgaz, Havza, Edirne oldu. Edirne´deyken ´ ´şehrin öbür ucunda, padişahın sarayının hemen önündeki çayıra çadır kurduk” diyor; "fakat gök gürültüleri ve yıldırımlarla öyle şiddetli bir yağmur geldi ki daha iyi bir barınak aramaya mecbur olduk. Bize padişahın maiyetini ve atlarım barındıran büyük bir bina tahsis ettiler”. Ondan sonra vardıkları Paşaköprü´de köprü münasebetiyle şunları yazıyor: "Macaristan ile harbe tutuşan Sultan Süleyman bu yolla İlerlerken köprüyü görür, kim yaptırdı bunu diye sorar. Adı geçen M. P. (Mustafa Paşa) ilerleyerek kendisinin yaptırdığım söyler. 


Bunun üzerine padişah onu kendisine vermesini İster. Paşa, bir kere kendi adına hayrat diye yapıldığı İçin kimseye verilemeyeceğini bildirir. Bu cevaba İçerleyen padişah köprüden geçmez, bu köprünün biraz yukarısında nehrin sığ bir tarafını bulup, maiyeti ile oradan geçer. Bu geçiş sırasında kendi has hizmetkârlarından İki kişi ve daha başkaları boğulur. O günden bugüne âdet olmuş: bir vezir veya paşa bu yoldan sefere gidecek olursa köprüden geçmiyor, padişahın geçmiş olduğu yerden geçiyor, ordunun geri kalan kısmı köprüden geçiyor”.

 

Yolda rastladıkları büyük taş hanlar civarın en güzel binaları olarak göze çarpıyordu. Bunların hepsinin çatısının, camiler hamamlar ve bedestenler gibi, kurşunla kaplı oluşunu ehemmiyetle kaydediyor. Bundan sonra konakladıkları Kayalık uğradıkları ilk "fakir Hristiyan şehri” İdi. İlk domuz sürülerine de burada rastladılar. "Şimdiye kadar yanından yahut İçinden geçtiğimiz şehirler (bu müstesna) oldukça güzel şehirlerdi. Camileri, hanları, hamamları iyi yapılmıştı. Türkler bu türlü binalara pek meraklı; bedestenlere  de. Fakat bu sonuncular yalnız büyük şehirlerde var” diyor. Filibe´de veba olduğu için şehir dışında çadır kurmuşlardı. Konak yerlerinin yakınında ilk defa olarak feci bir manzarayla karşılaştılar.  Civar dağlarda eşkıyalık edip adam öldüren iki haydut altı gün önce yakalanıp diri diri kazıklanmış, sonra da köpeklere atılmıştı. Yolcular ölülerin ancak kemiklerini gördüler. Bu münasebetle Mundy türlü ölüm cezalarım anlatıyor; bunları canlandıran iyi bir taslak da çiziyor. Bunun ardından da, biraz iç açsın diye, İstanbul´un bayram yerlerindeki salıncakları dönme-dolaplar ve atlı-karıncaları tasvire geçiyor.

Filibe´den sonra yolculuk güçleşti. Şimdiye kadar açık arazide ilerlemişlerdi. Bundan sonra hep ıssız ormanlar ve meşe fundalıkları arasından geçmeleri lâzım geliyordu. Buralarda haydut çoktu. Tedbir yollu seyyahların elde silâh yaya yürüdükleri oldu; ama yolculukları arızasız geçti. Tehlikeli boğazlarda şüpheli kimseleri haber vermek İçin davul çalındığını kaydediyor. Sofya ile Niş arasındaki yol hem çok arızalı, hem de ormanları sık olduğu için bilhassa tehlikeliymiş, Padişahın emri mucibince her gittikleri şehirde yanlarına muhafızlar veriliyordu. Bu muhafızlar öbür şehre kadar onlara yoldaşlık ediyor; sonra elçiden, hizmette kusur edip etmediklerini bil diren bir vesika alarak geldikleri yere dönüyorlardı. Ayrıca, yolcuların yiyecek dahil bütün İhtiyaçlarının parasız temin edilmesi de padişahın emriydi. Fakat Hristiyanlara yük olmamak İçin elçi bu hakkını kullanmadı.

 

Belgrad´a, günde vasatî 21 mil yol alarak, 25 günde ulaştılar. Burada bir hafta kaldılar. Tuna üzerindeki değirmenler yolcularda alâka uyandırdı. Mundy "uzaktan ne kadar hoş görünüyorlarsa, İçleri de o kadar güzel” diyor. Şehir o zamanlar, altmış yetmişi Yahudi gerisi Türk ve Hıristiyan olmak üzere, 2000 hanelikmiş. Hisar içi hep Türk’müş. Mundy şehrin tophanesinde gördüğü 1596, 1598, 1600 tarihli muazzam tunç toplardan hayranlıkla bahsediyor.  Bunlar yirmi yıl önce meşhur Kanije muhasarasında Avusturyalılardan alınmıştı. Belgrad´dan sonraki yol çok arızalı araziden geçtiği için çetin oldu. Bu yolu on beş günde alarak Türk topraklarından çıktılar ve Split´te Adriyatik denizine dayandılar. Mundy bundan sonra seyahatnamesinde nasıl gemiyle Venedik´e geçtiklerini; orada bir ay kaldıktan sonra Milano, Torino, Lyon, Orleans, Paris, Calais yoluyla 13 Eylül 1620 günü İngiltere´ye ayak bastıklarını yine tafsilâta girişmeksizin, mübalâğaya da kaçmaksızın anlatır.

 

 

Belirtmek lâzımdır ki Mundy eserinde Hıristiyanlık gayretiyle Türklere çatan bir yazar değildir. Yalnız bir kere, Split´ten üç mil mesafede İmparatorluk topraklarından çıkıp Venedik topraklarına girişlerini anlatırken coşuyor: "Bunu (yani hudut taşım) geçer geçmez Hıristiyanlık âlemine girdik, sanki artık yeni bir âlemdeydik. Gördüğümüz fark o derece büyüktü. Hem bu fark yalnız halkta değil, arazide de seçiliyordu. Üç gün önce gördüğümüz yerler hep kayalık çorak ve taşlıktı; vadiler müstesna, ne ekin, ne bir ağaç, ne yeşillik gördüğümüz vardı. Halbuki burası bambaşkaydı. Bundan daha bereketli bir arazi, daha güzel bir manzara İnsan ne görmüştür, ne tasavvur edebilir. Etrafta bol olan ve hangi toprakta olsa İşlemeyi güçleştiren taşlar bile burada, halkın çalışkanlığı sayesinde, işe yarar bir hale getirilmiş: çit yerine duvar olarak kullanılıyor”. Mundy´nin Osmanlı İmparatorluğu İntibaları işte böyle bitiyor.

 

 

Sizde Görüşlerinizi Bildirin

Yorumlar

Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı !