ABD-CIA TARAFINDAN KATLEDİLEN PROF. MUAMMER AKSOY 23.4.2019 14262 Kez Okundu

ABD-CIA TARAFINDAN KATLEDİLEN PROF. MUAMMER AKSOY
Arif Nihat Asya
Arif Nihat Asya

 

  

 

Muammer Aksoy cinayeti faili meçhul bir cinayet olarak emniyet kayıtlarında duruyor. Fail aslında belli değil mi? Önemli olan tetiği şunun veya bunun çekmesi mi? Yoksa o tetiğin veya tetiklerin kimler tarafından niçin ve ne amaçla çektirildiği mi? Elbette ikincisi daha önemli. Her aydın cinayetinden sonra, neden hep aynı senaryolar tekrarlanır? Yok öyleydi, şöyleydi; hayır aslında öyle değildi de böyleydi gibi saçma sapan teoriler üretilir? AMERİKA VE ONUN ORTAKLIĞINI YAPAN EMPERYALİST GÜÇLER, BU TOPRAKLARDA AYKIRI SES İSTEMİYORLAR. TÜRKİYE VE ORTADOĞU POLİTİKALARINI BİR İKİ YIL, BEŞ ON YIL DEĞİL; ELLİ, YÜZ YIL OLARAK PLANLIYORLAR. HER KİM BU PLANI ORTAYA ÇIKARIP BOZMAYA KALKARSA VEYA O PLANIN KARŞISINDA YER ALIRSA, KARANLIK GÜÇLERİN MAŞALIĞINI YAPAN KANLI ELLERİN HEDEFİ OLUYOR. Muammer Aksoy da o isimlerden sadece birisiydi.

Yeşil Kuşak Projesinde yetiştirilen İslamcı teröristlerin karşısındaki cephe yok olmuştu. Bu güç, şimdi kiminle savaşacaktı? ABD, bu grupları nasıl kontrol edecekti? Bu sorular, takvim yaprakları 11 Eylül 2001´i gösterdiğinde cevaplarını buldu. ABD, tarihinin en büyük terör saldırısıyla karşı karşıya kalmıştı. Washington´daki Dünya “ Ticaret Merkezi´ne arka arkaya uçaklar çarpıyordu. Bu uçaklar, Amerikan Hava Yollarına aitti ve yapılan açıklamalara göre uçakların Usame Bin Ladin kontrolündeki El Kaide militanlarınca kaçırıldığı Amerikan makamlarınca açıklanıyordu. 11 Eylül saldırılarında 2974 kişinin hayatını kaybettiği, 24 kişinin ise kayıp olduğu açıklandı. Yeşil Kuşak Projesi, bu olayla hazin bir şekilde son buldu. 11 Eylül saldırıları aynı zamanda ABD´nin yeni projesi BOP´un (Büyük Ortadoğu Projesi) miladıdır.

 

 

“« Uğur Mumcu, Muammer Aksoy´u anmak ve cinayeti unutturmamak için 31-Ocak-1991 tarihli Cumhuriyet Gazetesindeki köşe yazısında şöyle diyordu:

“Aksoy, bir düşünce ve kavga adamıydı. Tek başına bir ordu gibi savaşırdı. Bu savaşta alçakça ve sinsice kurşunlanarak öldürüldü.”

Yetmiş üç yaşında bir insan, soğuk bir Ankara akşamında sıcak yuvasına girmeye hazırlanırken, evinin kapısının eşiğinde neden kurşunlanır? Bu sorunun yanıtı galiba Mu´ ammer Aksoy´un yaşam öyküsünde saklı.

Ankara Hukuk Fakültesini 1939 yılında tüm derslerden tam not alarak bitiren Muammer Aksoy, çok büyük bir başarıya imza atmıştır. Bu başarı karşılıksız kalmamış, Zürih Üniversitesi Hukuk ve Devlet Bilimleri Fakültesi doktora “ öğrenciliğiyle karşılık bulmuştur. Türkiye´ye döndükten sonra İstanbul Üniversitesi´nde asistan olarak başladığı akademik yaşantısını, mezun olduğu Ankara Hukuk Fakültesinde öğretim üyesi olarak sürdürmüş, burada doçentliğe kadar yükselmiştir. Adnan Menderes Başbakanlığı´ndaki dönemin Demokrat Parti iktidarı, 1957 yılında üniversite yasasında yaptığı değişiklikle üniversite özerkliğine darbe indirir. Bu darbeyi içine sindiremeyen Aksoy, üniversiteden ayrılır ve Cumhuriyet Halk Partisine katılır. 27 Mayıs . 1960´dan sonraki dönemde yeniden üniversiteye döner ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde Anayasa

Hukuku dersleri vermeyi başlar. Aynı zamanda Kurucu Mecliste Antalya milletvekilliği yapan Aksoy, 1961 Anayasasını yapan komisyonun üyesi ve sözcüsüdür.

1961 Anayasası bana göre Türkiye´nin gelmiş geçmiş en özgürlükçü anayasasıdır. Geçmişi hatırladıkça iki önemli şahsiyetin 1961 anayasası konusunda söyledikleri gelir aklıma. Şimdi o sözleri zihnimde bir yerlere yerleştirince 1961 Anayasası´nın en özgürlükçü anayasa olduğu konusundaki düşüncem ve inancım daha da perçinleşiyor.

Bu iki önemli şahsiyetten birisi Süleyman Demirel´di. Başbakanlıkları döneminde anayasayı halka şikâyet eder, “Bu anayasayla ülkenin yönetilemeyeceğini” savunurdu. Sendikal haklar başta olmak üzere birçok hak ve özgürlükler ilk kez bu anayasada yer almıştı. Daha da önemlisi, Anayasa Mahkemesi 1961 Anayasasıyla kurulmuş, böylece mecliste çıkarılan kanunların anayasaya aykırı olmasının önüne geçilmiş, siyasi iktidarların otokratikleşmesi engellenmişti. İşte bu nedenle, Başbakan Demirel yetmişli yıllarda sık sık anayasadan şikâyetçi olurdu. 1971 Muhtırasından sonra anayasanın temel hak ve hürriyetler kısmında önemli değişikler yapılmış, anayasadaki özgürlüklere kısıtlamalar getirilmiştir. Bunlardan birisi de basın özgürlüğüne getirilen kısıtlamadır. Anayasanın 22. Maddesi: “Basın hürdür, sansürlenemez” olarak düzenlenmesine rağmen 1971 de yapılan değişiklikle şu şekilde yazılmıştır: “Devlet, basın ve haber alma hürriyetini sağlayacak tedbirleri alır.” Bunun anlamı şudur: Devlet, basını denetler ve sansürler... Anayasadaki özgürlüklerin birçoğunun kırpılmasına rağmen Demirel anayasadan şikâyet edip durdu. Ta ki 12 Eylül 1980´e kadar. (Başbakanlarımız, zaman zaman böyle şikâyetlerde bulunuyorlar. 2013 yılında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da kuvvetler ayrılığı ilkesinden şikâyetçi olmuş, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay´ı halka şikâyet etmişti. Diğer önemli şahsiyet ise 12 Eylül´ün mimarı Netekim Paşa´ydı. Darbenin ilk günlerinde anayasanın yürürlükten kaldırılmasını açıklarken, “Bu anayasa Türkiye için fazlaca lüks” demişti. Demek oluyor ki, özgürlükler Türk insanı için lükstü. Darbeci bir insandan da başka türlü bir açıklama beklenemezdi zaten. Özgürlüğün olduğu topraklarda asker postalının izi bulunmaz. Nitekim, bunu Netekim Paşa da çok iyi biliyordu.

Muammer Aksoy, 1971 Muhtırasından sonra tutuklanır. Tutuklandığı davanın adı Dev-Genç davasıdır. Avukatı ve yakın çalışma arkadaşı ceza hukukçusu Uğur Alacakaptan 25 Ocak 2005 tarihinde katıldığı Uğur Mumcu-Muammer Aksoy Anma söyleşisinde o günleri şöyle anlatıyor:

“Muammer Hoca, dünyada çok az kimsenin yapabileceği, artı hiç kimsenin yapamayacağı bir şey yapmıştı, tek başına gizli bir örgüt kurmak suçundan yargılandı ama bir yerlere sokmaları lazımdı, 1. Dev-Genç Davası, sonra 1, 2, 3 diye gitti, kaç tane vardı bilmiyorum, 1. Dev-Genç Davasının sonuna doğru başlayan bir — kısım vardı iddianamede, orada tek başına gizli örgüt kuranlarda bir numara Muammer Hoca idi. Muammer Hocayı yakından tanıyanlar bilirler, hem uzun konuşur hem uzun yazardı. Nasılsınız demek için iki sayfa yazabilirdi, kendi başına oturur tahliye dilekçeleri yazardı. (...) işte 25 sayfa, 45 sayfa gibi (...) ama haklılığından çok emin olduğu için bütün kaynaklara inmek suretiyle özgürlüğüne kavuşmak için gayret gösterirdi. Nihayet geldik savunma aşamasına, Uğurcuğum sen üzülme, zaten yoruldun, ben savunmamı kendim yazarım dedi, peki dedim, biz gittik duruşmaya, ben öyle olduğunu biliyorum ama tabi Hâkim Mehmet Bey, Mehmet Turan idi galiba ismi, o anda öğrendi, Hoca çıkardı, verdi bir anda, 900 sayfalık bir savunma. Hocam dedi, 200 bilmem kaç klasör oldu, bunu nasıl okuyacağız dedi. Haa, tabi ben tarihi bir belge bırakıyorum, size bir de özet hazırladım dedi, 150 sayfalık bir de özet verdi. Tabi, sonunda Muammer Hoca beraat etti ama çok sıkınıtılar çekti.”

Kırk küsur yıl sonra ülkemizde değişen bir şey yok. Hala tek kişilik örgütler, olmayan örgütlerin liderleri, emniyet tarafından oluşturulan örgütler, zoraki oluşturulan iddianameler sayesinde insanlar tutuklanıyor, büyük acılar, sıkıntılar çekiyorlar.

Muammer Aksoy, Türkiye Petrolleri üzerinde oynanan büyük oyuna dikkat çekmiş, bu uğurda birçok mücadelenin altına imza atmıştır. Tam bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlıkla gerçekleşir. Ekonomik bağımsızlığın olmazsa olmaz koşulu ise enerji bağımsızlığıdır. Kullandığınız enerjiyi dışardan satın alıyorsanız, ya da elde ettiğiniz enerjiyi siz kontrol edemiyorsanız, en hafif tabiriyle yarı sömürgesiniz“ demektir. Hayatı tam bağımsızlık sevdası ve mücadelesiyle geçen Muammer Aksoy, 1954 yılında Demokrat Partinin çıkardığı petrol yasasına karşı adeta savaş açmış, bu konuda makaleler yazmıştır. Türkiye´nin petrol sorununu ele alan isimlerden birisi de Ecevit´in ANAP ve MHP ile kurduğu koalisyonda Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı ve Milli Eğitim Bakanlıkları görevlerinde bulunan Hikmet Uluğbay´dır. “İmparatorluk´tan Cumhuriyet´e Petropolitik” adlı kapsamlı bir kitap yazan Uluğbay, Mülkiye´de Muammer Aksoy´un öğrencisidir. Mülkiyeliler Birliğinin “Muammer Aksoy´u Anıyor ve Özlüyoruz” adlı panelinde yaptığı konuşmada Hocası Muammer Aksoy´un Türkiye Petrolleri konusundaki mücadelesini anlatmıştır. O konuşmadan alıntılanan bölümler aşağıdadır:

“Dünyada petrol kaynakları konusunda ulusal çıkarları koruma ve millileştirme eğilimlerinin geliştiği bir ortamda, Türkiye 1954 yılında Amerikalı petrol uzmanı Max Ball´ın hazırladığı Petrol Kanun tasarısını, TBMM de yoğun tartışmaların ardından yasalaştırdı.

Bu yasa ülke petrollerinin aranması ve işletilmesi konusunda geniş ölçüde yabancı sermayeye odaklıydı. TBMM´de bu yasa tasarısının görüşmeleri sırasında, alışılmadık bir yaklaşımla, dört defa söz alan Başbakan Adnan Menderes´in geniş açıkla”... Şurası muhakkaktır ki, bu petrol işleri çok derin ve uzun bir ihtisas işidir. Ondan sonra da çok muazzam sermayelerin tahsisini mucip olan bir iştir. Onun için bu teşekkülleri, bu tesisleri vücuda getirmiş olan memleketlerden başka hiçbir memleket, kendi petrollerini kendisi işletmek imkânına sahip olamamıştır.” imalarından şu sözlerini sizlerle paylaşmak isterim;

“Milletlerarası tröstün üyesi büyük petrol şirketleri, petrol alanındaki dünya üretim ve satış durumunun gösterdiği özellikten ötürü, Türkiye´deki arama ve işletme faaliyetine, memleketimiz yararına gerektirdiği ölçüde yatırım yapamazlar. Buna, kendi iktisadi çıkarları engeldir.” Prof. Aksoy, bu saptamasını dünyadaki gelişmeleri yakından izleyerek ve bu gelişmelerin petrol şirketlerinin davranış biçimlerini nasıl etkilediğini bilerek yapmıştır. Aynı yazısında yabancı petrol şirketlerinin ülkemizde yatırım yapmama nedenlerini de şöyle açıklamaktadır; “Uzun yıllardan beri dünyanın petrol üretimi, dünya petrol tüketiminin çok üstüne çıkmıştır. Gerçekten, Sovyet Rusya, Kuveyt, İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerin petrol üretiminin süratle artması, bundan başka Cezayir, Libya ve daha bazı ülkelerde yeni yeni zengin petrol kaynaklarının işletilmeye başlanması, dünya petrol üretimini durmadan yükseltmektedir.” Aynı yazısında. Hocamız oynanmakta olan büyük oyunu da şöyle açıklamaktadır; “Türkiye´de büyük petrol şirketleri mecbur olmadıkça, petrol arayıp bulma amacıyla yatırım yapmamakta, petrol bölgelerini ellerine aldıkları arama ruhsatnameleri ile kapattıktan ve böylece TP´nin (TPAO´nin)| bu yerlerde petrol istihsal etmesi imkânını ortadan kaldırdıktan sonra, “Petrol arama oyunu” oynayarak, oyalama taktiği izlemekte ve her geçen yıl Türkiye´ye 100 milyonlarca liralık ham petrol satmaya devam etmektedirler.”

Prof. Aksoy, bir başka yazısında yabancı petrol şirketlerinin TPAO´nun. arama yapabileceği sahaları daraltmak için izlediği stratejiyi de şöyle açıklamaktadır; “Ruhsatname alan yabancı şirketlerin, ruhsatname süresi sona erinceye kadar ellerini kollarını “kavuşturarak hareketsiz kalamayacaklarını daha kesin ve hatta göze batar şekilde belirtmek gerekir. Büyük yabancı şirketler, kendi elde ettikleri her bölgedeki 8 arama ruhsatnamesi ve korkuluk şirketlere aldırdıkları ek ruhsatnameler sayesinde “Türkiye Petrolleri´nin arama ve petrol bulma imkânını büyük ölçüde daraltmaktadırlar."

Muammer Aksoy´un 1954 den itibaren mücadelesini verdiği Türkiye Petrolleri, 30 Mayıs 2013 tarih ve 6491 sayılı kanunla adeta yabancılara peşkeş çekildi. Bu kanunla 18 olan petrol arama bölgesi, kara ve deniz şeklinde belirlendi. Yani, YABANCI ŞİRKETLER, ORMANLARIMIZ DAHİL HER YERDE PETROL ARAYABİLECEKLER, BULDUKLARI PETROLÜ ÇIKARIP İŞLEYEBİLECEKLER, BUNUN KARŞILIĞINDA DA PETROL KUYUSU BAŞINA ÇIKARDIKLARI PETROLÜN YÜZDE 8´İNİ DEVLET PAYI ADI ALTINDA TÜRKİYE CUMHURİYETİ´NE BIRAKACAKLAR. Kanunda öyle bir ifade var ki, okuduğum zaman benim kanıma dokundu. İşte o ifade: ARAŞTIRMA İZNİ SAHİBİ, ARAŞTIRMA ALANININ HEKTARI BAŞIMA BİR DEFAYA MAHSUS OLMAK VE ÖDEME ŞEKİLLERİ YÖNETMELİKLE DÜZENLENMEK ÜZERE 50 KURUŞ ÜCRET ÖDEYECEK. Aksoy´un görevden alınan TPAO Genel Müdürü İhsan Topaloğlu´yla birlikte kurumsallaştırdığı milli kuruluş TPAO´nun özelleştirilmesinin bu yasayla birlikte önü açılmış bulunmaktadır.

Muammer Aksoy, aralıksız olarak on bir yıl Türkiye´yi Avrupa Konseyinde temsil etmiş bir isimdir. 1977 de CHP milletvekili olarak girdiği TBMM´de Anayasa Komisyonluğu Başkanlığı görevini sürdürmüş, 1980´den sonra Ankara Barosu başkanlığına seçilmiştir. Türk Hukuk Kurumu Başkanlığını otuz yılı aşkın süreyle sürdüren Muammer Aksoy; aralarında Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Bahri Savcı, Bahriye Üçok, Cahit Talas gibi yakın çalışma arkadaşlarının da bulunduğu birçok aydınla birlikte Atatürkçü Düşünce Derneğini kurucu genel başkan sıfatıyla kurmuştur. ADD´nin kuruluş amacını ve Muammer Aksoy´un çabalarını, onun 23. ölüm yıldönümde 31 Ocak 2013 tarihinde yazdığı bir yazıda, kendisi de ADD´nin kurucu üyelerinden olan Prof. Dr. Anıl Çeçen şu şekilde açıklıyor:

Son yıllarda Atatürk´ün kişiliğine yapılan saldırılar ve hakaretler öylesine arttı ki, Atatürk´e ve onun ilkelerine olan gereksinim şiddetli bir şekilde toplumun önemli kesimlerinde kendisini hissettirmeye başladı. Muammer Aksoy´un öldürülmesi bir anlamda Türkiye’nin Aydınlanmasının önünü kesmekti. Araştırmaları daha fazla büyümeden, yayılmadan onun genel başkanını ortadan kaldırmayı kafasına koyanlar bu kirli emellerini 31 Ocak 1990 tarihinde gerçekleştirmişlerdir..”

Muammer Aksoy, bir gün matbaadan gelen prova baskıları üzerinde düzeltmeler yaptıktan sonra evine doğru yola çıkıyordu. Ankara´nın Bahçelievler semti, 12 Eylül´den önce yedi TİP’li öğrencinin katledilmesiyle Türkiye´nin gündemine gelmişti. Yıllar sonra Bahçelievler Türkiye´yi sarsan bir cinayetle tekrar anılır olmuştu. 12 Eylül´den önce Bahçelievler sokaklarındaki ülkücü terörü umursamadan yürüyen laik Cumhuriyetin ak saçlı bilgesinin yürüyüşü, adı İslam´la anılan terör örgütleri tarafından durdurulmuştu. Onu durduranlar, gazeteleri arayıp Muammer Aksoy, “MÜSLÜMANLAR TARAFINDAN CEZALANDIRILMIŞTIR” diye bilgi vermişlerdi.

Ertesi günlerde İslami örgütler cinayeti üstlenmek için birbirleriyle yarışır olmuşlardı. CİNAYETİ İLK ÜSTLENEN ÖRGÜT, “İSLAMİ HAREKÂT” ADINI TAŞIYORDU. Dönemin gazeteleri, “İSLAMİ İNTİKAM ÖRGÜTÜ” DİYE BİR ÖRGÜTÜN ADINI DA SIKLIKLA SÜTUNLARINA TAŞIYORLARDI. Bu örgütü “MÜSLÜMAN KARDEŞLER” ÖRGÜTÜ TAKİP ETTİ.

“Yapılan değerlendirmelerde polis ihtimalleri şöyle sıralıyordu: Birinci ihtimal, İslamcı bir örgüt tarafından öldürülmesi, ikinci ihtimal, Türkiye´de terörü tırmandırmak için toplumda tanınan bir kişi hedef olarak seçilmişti ve bu herhangi bir örgüt tarafından yapılmış olabilirdi. ÜÇÜNCÜSÜ İSE, HORZUM DAVASI´NDA EMLAK BANKASI´NIN AVUKATLIĞINI YAPMIŞ OLMASI NEDENİYLE ÖLDÜRÜLMÜŞ OLABİLİRDİ.”

Bu ihtimalleri fazla ayrıntıya girmeden şu şekilde değerlendirebiliriz: Üçüncü: ihtimalden başlayacak olursak, buna kimse ihtimal vermedi, ben de vermedim. İkinci ihtimali ele alırsak, bu ihtimalde zayıf bir ihtimal olarak kalıyor. Şöyle ki, “Toplumda tanınan bir kişiyi hedef olarak seçmek ve böylece terörü tırmandırmak.” Peki, durup düşünelim biraz. Muammer Aksoy ve onun gibiler hedef olarak seçildiğinde terör tırmanır mı? Tırmanmaz ve tırmanmadığı da görüldü zaten.

TERÖRÜN TIRMANMASI İÇİN KARŞILIKLI KUTUPLAŞMANIN OLMASI GEREKİR Kİ, BÖYLE BİR KUTUPLAŞMA İKLİMİ DOKSANLI YILLARIN TAMAMINDA HİÇ OLMADI. Terörün tırmanabilmesi için öldürülen kişilerin intikamını alacak, bunun için teröre başvuracak örgütlerin olması gerekir. Muammer Aksoy öldürüldü diye kimse eline silah alıp “kana kan, intikam” diye sokağa dökülmedi. Bu cinayeti işleyenler de kimsenin sokağa dökülüp terörü tırmandırmayacağını gayet iyi biliyorlardı. Şu halde ikinci ihtimal de makul bir ihtimal olarak görülmüyor.

GERİYE BİRİNCİ İHTİMAL KALIYOR. İSLAMCI ÖRGÜTLER... Cinayet, İslam adına kan döken bir örgüt tarafından işlenmişti, bu kesindi. Kesin olmayan ise bu örgütün kimin adına çalıştığıydı. İran bağlantılı bir örgütten söz edildi, uzun zaman. Güya, İran bize rejim ihraç edecek, laik Türkiye Cumhuriyeti´nin yerini İslam Cumhuriyeti alacaktı. Bu cinayetin İran´la bağlantılı olması çok zayıf bir ihtimaldi. İran´ın rejim ihraç edebilmesi için kendi rejimini tam olarak oturtması gerekirdi. Bırakın doksanlı yılları, bugün bile rejimle ilgili devasa problemleri olan bir ülkenin başka bir ülkeye rejim ihraç etmesi eşyanın tabiatına aykırıdır.

Göz ardı edilemeyecek başka bir şey de şudur: İran Hükümetlerinin tamamı, Türk Hükümetleriyle sorunlu ve mesafeli olmuştur. Bir ülke ile diplomatik yakınlığınız, o ülkeyle çıkar ortaklığınız olmasına bağlıdır. Tarih boyunca İran ile bizim çıkar ortaklığımızdan çok, çıkar çatışmalarımız olmuştur. Bir ülkeyle çıkar “ çatışması olan ülke, o ülkenin muhalif aydınlarıyla dirsek teması kurar, onları himaye eder. Muammer Aksoy´u İran´ın yok etmemesi, aksine onu koruyup gözetmesi gerekirdi. İşte bu nedenle, Muammer Aksoy cinayeti İran´ın patronajlığında işlenilen bir cinayet olamaz. Olsa olsa Amerikan´ın patronajlığında İran´da üstlenmiş, İran hükümetinin kontrolü dışındaki terör örgütlerinin taşeronluğunda yapılmıştır. Amerika´nın bir Türk aydınıyla, hukukçusuyla görülecek ne hesabı olabilirdi? Tek başına Muammer Aksoy”la elbette bir hesabı olamazdı. AMERİKA´NIN YILLARDIR HAYALİNİ KURDUĞU “YEŞİL KUŞAK PROJESİ”NE KISACA GÖZ ATARSAK HESABIN NE OLDUĞU KONUSUNDA BAZI İPUÇLARINA ULAŞABİLİRİZ.

Amerika Birleşik Devletleri Soğuk savaş yıllarında, SSCB (Rusya´yı) etrafındaki Müslüman ülkelerle kontrol altına almak, böylece komünizm tehlikesini bertaraf etmek istiyordu. Bu amaçla; Afganistan, Pakistan, Irak, Şah dönemindeki İran, (İran´la ABD “ arasındaki husumet, İran´ın Yeşil kuşak Projesinin dışında kalmasıyla başlar), Suudi Arabistan ve Ürdün´de radikal dinci gruplar kurduruldu, bunlara silah, para ve her türlü lojistik destek sağlandı. Amerika Birleşik Devletleri pragmatizmi bir kez daha iş başındaydı. Kızıl komünizmi, adı sayılan ülkelerde açılan yeşil şeriat bayrağı altında toplanan İslamcı teröristlerle durdurmak niyetindeydi.

Ta ki doksanlı yıllara kadar. 9 Kasım 1989 da Berlin Duvarı yıkılıyor, Sosyalist olan Doğu Almanya ile kapitalizmin Avrupa´daki en önemli gücü Federal (Batı) Almanya´nın birleşmesinin önü açılmış oluyordu”. Sosyalizm hızla kan kaybetmeye başlamıştı bir kere... Berlin Duvarının yıkılması ve iki Almanya´nın birleşmesinin ardından 25 Aralık 1991´de SSCB´nin değişim yanlısı Başkanı Mihail Gorbaçov´un istifası geldi. Gorbaçov´un istifasıyla, Sovyetler Birliği´nin dağılma süreci hızlandı. Dünya siyasetindeki bu büyük değişimler ABD´nin komünizmle mücadelesini etkisiz hale getirdi.

Yeşil Kuşak Projesinde yetiştirilen İslamcı teröristlerin karşısındaki cephe yok olmuştu. Bu güç, şimdi kiminle savaşacaktı? ABD, bu grupları nasıl kontrol edecekti? Bu sorular, takvim yaprakları 11 Eylül 2001´i gösterdiğinde cevaplarını buldu. ABD, tarihinin en büyük terör saldırısıyla karşı karşıya kalmıştı. Washington´daki Dünya “ Ticaret Merkezi´ne arka arkaya uçaklar çarpıyordu. Bu uçaklar, Amerikan Hava Yollarına aitti ve yapılan açıklamalara göre uçakların Usame Bin Ladin kontrolündeki El Kaide militanlarınca kaçırıldığı Amerikan makamlarınca açıklanıyordu. 11 Eylül saldırılarında 2974 kişinin hayatını kaybettiği, 24 kişinin ise kayıp olduğu açıklandı. Yeşil Kuşak Projesi, bu olayla hazin bir şekilde son buldu. 11 Eylül saldırıları aynı zamanda ABD´nin yeni projesi BOP´un (Büyük Ortadoğu Projesi) miladıdır.

Peki, Türkiye bu Yeşil Kuşak Projesinin neresindeydi? Görünüşte Türkiye bu ülkelerin, dolayısıyla Yeşil Kuşak Projesinin dışındaydı; ama Türkiye´nin de bu sürecin içinde olması arzu edilen bir şeydi; ancak bir engel vardı: Türkiye laik bir ülkeydi. Diğer ülkelerde olduğu gibi silahlı marjinal dinci grupların burada barınması öyle kolay bir iş değildi. Üstelik, laik sistem kendisini savunacak kitleleri oluşturmayı başaramamış olsa bile, bilinçli bir aydın zümresini yaratmayı başarmıştı. Çoğu kez müdahale edilmesine rağmen, halen kör topal olsa da işleyen laik bir eğitim sistemi geçerliydi.

TÜRKİYE´NİN LAİK SİSTEMİ VE ONU SAVUNAN LAİK KADROLARIYLA ABD´NİN BİTİP TÜKENMEK BİLMEYEN BİR HESABI VARDI. AYDINLIĞIN KAYNAĞINI BULUP KAPATMAK BİRİNCİ ÖNCELİKTİ. BU AMAÇLA, TÜM DÜNYADA HAYRANLIK UYANDIRMIŞ BİR EĞİTİM MODELİ OLAN KÖY ENSTİTÜLERİ 1954 YILINDA KAPATTIRILDI.

TÜRK AYDINLANMASININ ÖNÜ KESİLMİŞTİ. KÖY ENSTİTÜLERİNİN KAPATILMASINDAN SONRA GELİŞEN OLAYLAR “AYDIN KIYIMI” İLE ÇOK YAKINDAN İLİŞKİLİDİR. Türkiye´de özgür düşünce, bağımsızlık, adalet, eşitlik fikirleri ne zaman yükselişe geçse, birtakım eller hemen devreye girip karanlık güçleri harekete geçiriyorlar. Bağımsızlığın, aydınlığın, özgürlüğün bayrak isimlerini ortadan kaldırmak suretiyle, onların düşüncelerinin toplumda daha fazla kök budak salmasına engel olmaya çalışıyorlar ve bunda da önemli ölçüde başarılı oluyorlardı. ÖNEMLİ FİKİR ÖNDERLERİNDEN BİRİSİ OLAN MUAMMER AKSOY CİNAYETİNİN NEDENİ, TAM LAİK VE DEMOKRAT TÜRKİYE KARŞITLIĞINDAN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.

Muammer Aksoy cinayeti faili meçhul bir cinayet olarak emniyet kayıtlarında duruyor. Fail aslında belli değil mi? Önemli olan tetiği şunun veya bunun çekmesi mi? Yoksa o tetiğin veya tetiklerin kimler tarafından niçin ve ne amaçla çektirildiği mi? Elbette ikincisi daha önemli. Her aydın cinayetinden sonra, neden hep aynı senaryolar tekrarlanır? Yok öyleydi, şöyleydi; hayır aslında öyle değildi de böyleydi gibi saçma sapan teoriler üretilir? AMERİKA VE ONUN ORTAKLIĞINI YAPAN EMPERYALİST GÜÇLER, BU TOPRAKLARDA AYKIRI SES İSTEMİYORLAR. TÜRKİYE VE ORTADOĞU POLİTİKALARINI BİR İKİ YIL, BEŞ ON YIL DEĞİL; ELLİ, YÜZ YIL OLARAK PLANLIYORLAR. HER KİM BU PLANI ORTAYA ÇIKARIP BOZMAYA KALKARSA VEYA O PLANIN KARŞISINDA YER ALIRSA, KARANLIK GÜÇLERİN MAŞALIĞINI YAPAN KANLI ELLERİN HEDEFİ OLUYOR. Muammer Aksoy da o isimlerden sadece birisiydi.

“REJİM DEĞİŞİKLİĞİNE PUPA YELKEN” GİDİLDİĞİNİ İLK O FARK ETMİŞTİ. Gereken uyarıları yapmıştı; fakat halk bir kez daha uyanmadı. Uyanık olan kesim her zaman olduğu gibi küresel güçlerdi. Zira su uyur, düşman uyumazdı. Bakın! Nasıl uyarmış bizi Aksoy Hoca:

“Türkiye´mizin uzun yıllardan beri çözümlenmemiş ekonomik, siyasal, hukuksal, sosyal ve kültürel sorunlarının, 1980´den sonra azalmadığını, tersine çoğaldığını, bağımsız ve tarafsız düşünebilen her aydın kolayca saptamaktadır. Hatta sokaktaki sade vatandaşın dahi, beşte dördü kendi yaşamını ilgilendiren olaylar ve durumlar nedeniyle, artık kolayca aynı sonuca ulaşmaktadır. Hele (tüm sorunlarımızın çözümünde ilk koşulu oluşturduğuna inandığımız “akılcı düşünüş”e olanak sağlayan) laiklik ilkesinin sistemli bir biçimde yok edilmesi girişimlerinin gelecekte ulaşabileceği boyutu düşünmek, ülkesini ve halkını seven akıl ve yürek sahibi herkesi, yalnız büyük bir üzüntüye değil; tam anlamıyla dehşete ve karamsarlığa düşürmektedir.”

BU UYARI 1989 YILINDA YAPILMIŞTI. ŞİMDİ YIL 2019. LAİK SİSTEME YAPILAN SİSTEMLİ SALDIRILAR 2000´Lİ YILLARIN HEMEN BAŞINDA SONUÇ VERDİ.

Kaynakça :

(1)    Demokrasiye karşı siyasi cinayetler – 1nci Baskı 1993

(2)    Galip Uyar – “Türkiye’yi sarsan Derin Cinayetler” – 2015 Eğiten Kitap Yayıncılık

       (3)    Uğur Mumcu Cinayeti ve Demokrasiye Karşı Siyasi Cinayetler, Katliamlar

 

 

 

Sizde Görüşlerinizi Bildirin

Yorumlar

Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı !