ANKARA´NIN BOZKIR HAVASI, CUMHURİYETİ YEDİ BİTİRDİ 26.2.2019 5421 Kez Okundu

 

 

 

 

////Bu Yazı Şahsiyeti Tüm Ülke İnsanı Tarafından Takdir Edilen Nihat Genç´in "Memleket Hikayeleri " İsimli Kitabındaki Öykülerden Alıntıdır -Leman Basım Yayın Ltd. Şti  2000 (1. Baskı)////

 

Mustafa Kemal dahi, Ankara´nın kuru havasının Türk siyasetini çökertecek sebeplerden biri olacağını düşünmemiş olmalı, Ankara´nın başkent oluşunun başka sebepleri vardı. Anadolu´nun göbeğinde bir küçük bozkır şehri, modern Türkiye´nin öncüsü olacaktı, çünkü sosyal ve teknik alanda bomboş bu bakir kent, cumhuriyet inkılaplarına ve tüm aydınların hayallerine uygun bir yer, mühendisler, mimarlar projelerini hayata burada geçirebilirdi...

 

Siyaset tarihinde “uzun hayattan” daha büyük bir kuvvet yoktur. MUSTAFA KEMAL´İN HİÇ HESAP ETMEDİĞİ ANKARA’NIN BOZKIR HAVASI, KURDUĞU CUMHURİYETİ YEDİ, BİTİRDİ. ÜLKEYİ SİNİR YIPRATICI, EZİYET VERİCİ HORTLAKLAR YÖNETİYOR VE ORADA BİR ÖMÜR SÜRÜYORLAR. Bir nevi siyasi kardinaller, siyasi ruhbanlık sınıfı oluştu. Eskiden bu sınıfı senatoda istihdam ediyorduk, şimdi senato da yok, acıklı, kuru kemik eprimiş suratlarıyla “bana katlanmalısınız” diyorlar.

 

MALİK AKSEL´İN KİTABINDA OKUMUŞTUM, ANKARA´DA, ESKİDEN YERİN ALTINDAN TOP SESLERİ GELİRMİŞ. BU TOPRAKLARA GÖMÜLÜ BİR “YER TANRISI MI” VAR. Gılgamış destanından bir yer tanrıları olduğunu biliyoruz. İlk insanlar, göklerdeki yıldırımın, şimşeklerin sesinden ürküp, gök tanrısını buldukları gibi, yerin altından kaynak sularının, ya da volkanik patlamaların sesini duyup bir yer tanrısı mı edindiler.

 

ANKARA’DAKİ BU YER TANRISI BİR GÜN KAFAYI ÇEKİP DEĞİŞİK BİR TÜR İNSAN YARATMIŞ, ÖZÜRLÜLER, DELİLER, SAKATLAR TÜMÜNÜ DOLDURMUŞ ANKARA’YA İŞTE. Siyasetçiler, tüm kameraları satın almışlardır, tüm ekranlar onlarındır, yüzbinlerce insan, onların bir cümlesini, hangi meydanda nasıl ettiği ile uğraşır. Yer, gök, yetmiş milyon, bu yaşlıların suratlarına kilitlenmişizdir. Bir “gürültünün” karambolüyle yönetiliriz.

 

İnsanoğlu da hep Tanrı´dan bir ses beklemedi mi, rüzgârın, yıldırımın, şimşeklerin ve kaynak sularının gürültülerinde hep o sesi aramadı mı?

 

Bugün televizyonun çıkardığı sese yönelmemiz nedendir, vahiy de bir ses değil miydi, İsa´nın çarmıhtaki müjdesi bir ses değil miydi, cihan imparatorluğu kurmuş Osmanlı´nın savaşa giderken mehterdeki kösleri düşün, ilkel kabilelerin tamtamlarını, kilisedeki koroları, çok sesli müziği, orkestrayı, büyük tiyatroları, tanburu, davulu, kavalı, “sesleri”

düşün...

Ses, Tanrı´ya ulaşmanın, ya da seslenmenin, ya da Tanrı´nın kendini ruhumuzu duyurduğu yerdir. Ses, bizi çağıran, alıkoyan, ağır, hantal zamanı unutturan, hemen başımızı çevirdiğimiz, hemen kendimizi içinde bulduğumuz, o melodik, estetik, büyüleyici ya da o muhteşem insanoğlunun, tabiatın gürültüsü... Dünya edebiyatının büyük yazarı Foulkner, aynı adı taşıyan eserinde, hayat “ses ve öfkeden” ibarettir, diyor... Gürültü şehrin ve hayatımızın tüm seslerini bastırıyor!

 

Bir de başka sesler vardı bu şehirde, kalbimize nehirler gibi dolan, ULU ÇINARLARIN RUHLARIMIZI TATLANDIRAN BİNLERCE YAPRAĞININ HIŞIRTISI!.. Küçük kasabamızın tam orta yerinde saltanatsız saraylar gibi, bir büyük mabet gibi, ziyaret yeri gibi, mermerleri, TAŞLARI OYAN SABRIYLA, dev bir meleğin kanalları gibi

şahlanmış, ulu çınarlar vardı!.. -

Kızılay´dan Bakanlıklar´a, Güvenpark ve arkasından Genelkurmay´a, nizamiyenin önünden Saraçhane mahallesi ve eski milli kütüphane çevresinde ilk bakışta binlerce, aynı yaşlarda çınar ağacı dikkatinizi çekecektir. Atatürk Bulvarı yani Bakanlıklar tek yoldu, Akasya ağaçlarıyla çevriliydi (Nurullah Ataç, Azra Erhat´la Ankara akşamları romantik yürüyüşler yaparken, bu Akasyaların Ankara´nın simgesi olduğunu söyler. Menderes gidiş-geliş çift yol inşa etti ve Bakanlıklar´a binlerce Çınar ağacı dikiverdi. Kızılay göbekte, metro inşaatı nedeniyle sökülen Çınar ağaçları da şimdi tekrar dikiliyor.

 

Ankara bulvarlarında kavak ağacı bulamazsanız, ara sokaklara ve gecekondulara uzanmanız gerekir, çünkü mayıs ayında fazla pamuk çıkartan bu ağacın artık dikilmemesi gerektiği konusunda bir resmi tebligat yayınlandığı söyleniyor.

 

Çınar ağaçlarının ise, muhafazakâr kültürle derinden bağlılığı var, bir nevi Anadolu´nun kutsal varlığı. Çınar dışında dikilen diğer sembolik ağaçlar kurudu, soldu, budanmalar nedeniyle gövdeleri biçimsizleşti, söksen sökülmüyorlar, KURU, DİKENLİ, BİÇİMSİZ DURUŞLARIYLA TÜM ARA SOKAKLARDA KENDİLERİNİ DEVİRECEK RÜZGARI BEKLİYORLAR.

Fantastik ağaç türleri bu sokaklarda tutmuyor. Kökleri tarihin derinliklerine gömülü Çınar ağaçları ise, eski meydanlar, eski kasaba ve şehir merkezlerinde mutlaka başköşeye kurulurdu. Yorgun yaşlılar akşam namazlarını bekler, memleket, sokak, rüzgar, “toprak” kokarlardı. ŞİMDİ İSE, ÜLKEMİN ŞEHİRLERİNİN MERKEZLERİNDE ÇINAR AĞAÇLARI YOK. ŞEHRİN ANTİKALARI OLARAK BİR KENARDA ÇÜRÜMEYİ BEKLİYORLAR ki, o ulu ağaçlar, sağanak yağmurlara, fırtınalara gövdelerini siper etmeleriyle, ruhlarımıza kutsal bir tarihi ateş dayanıklılığı verir, bu yakıcı gök ateşini gölgelerinde dindirirlerdi. Geniş yapraklarının deniziyle gök gürültüleriyle eğlenir. İpek yumuşaklığında sakallarıyla yaşlıları sığıntı duygusunun ağır yarasından kurtarırdı. Koskoca gövdeleriyle eski zaman kahramanlarının seslerini taşırlardı. Boş hayaller kurmaktan ve ölmekten başka hiçbir işe yaramayan yaşlılar acı çekmiş yorgun eski günlerin at sırtında mutluluk dolu günlerine götürürdü.

 

Acaba Menderes, Çınar ağacını bu yeni şehre, eski bir geleneğin devamı olarak mı dikiverdi? Bilemiyoruz. Çınarın dayanıklı gövdesinin bu beton şehrin canavar trafiğine ve kirli havasına karşı “kalkan” olarak kullanıldığı ise çok açık. Şimdi de yeni belediyenin Demirtepe´ye doğru Selvi ağaçlarını dikmekte olduğunu görüyoruz ki, Selviler de muhafazakâr kültürün sembol ağaçlarındandır. Cumhuriyet şehrinin göbeğinde bir siyasal ağaç kavgası mı var? Ancak, simsiyah perçemli, simsiyah gözlü tarihin bu yorgun Selvilerini şehrin göbeğinde görmek şaşırtıcı! HOŞ GELDİNİZ ANKARA’YA, BURASI BİR MEZARLIK, TELAŞIN, KOŞUŞTURMANIN, SİYASİ UMUTSUZLUĞUN MEZARLIĞI.

 

Çınarlar, yalnız kirli ve egzozlu havaya son derece dayanıklı değil, ağaç kurdu ve böceklerine karşı da dayanıklı. ÇINAR AĞACI DA ORMAN AĞACI DEĞİLDİR, PARK-BAHÇE AĞACIDIR, Anadolu peyzajının vazgeçilmez parçasıdır. Geleneksel Anadolu düşüncesi ve edebiyatla imgesel derin anlamlar taşır. Çınarın gövdeden ayrılan kolları, yüzyılları sürükleyen geleneğin taşıyıcı parçaları gibidir. Bin yıl önce misafir geldiğimiz bu yurdu en derin kökleriyle vatanlaştırdığımızın sökülmez şahitleri olarak yanıbaşımızdadır.

 

ÇINAR, KOYU GÖLGE VERİR, YEŞİLİMSİ GRİ KABUĞU VE YAPRAKLARI GENİŞ, EL AYASI ŞEKLİNDEDİR, SONBAHARDA YAPRAKLARI ÇOK TATLI BİR SARI RENGİNİ ALIR Kİ, SONBAHARA RENGİNİ VERİR. Meşhur Doğu Çınarı´dır bu. Anavatanı şüphesiz Anadolu´dur. İstenmeyen adam ilan edilmesi ve palas pandıras şehrin dışına atılmasının tarihi Laz Müteahhitlerin tarihiyle yaşıttır.

 

Orta Anadolu´nun bir el kadar küçücük kasabaları yüzyıllar boyu güneşin kahredici alev alev yakışında, onun gölgesine sığındı. Yalçın kayalar kadar dayanıklı kolları, bizi en uzaklardaki yüksek dağların kıvrılarak mavi sonsuz yönlerine doğru büyüyen tepelerine götürür...

 

ANKARA GÖLGESİZ BÜYÜYEN, SERTLEŞEN BİR ŞEHİR. GÖZLERİ KÖR EDİLMİŞ BİR TARİH! SİYASAL BİR KOMPLONUN VE TAMAMLANMAMIŞ İŞGALİN VE TALANLARIN TARİHİ! Şom ağızlı, peçete suratlı, yaygaracı kasaba avukatı vekillerin şehri! Çınar yapraklarından çok, dolarları var onların. Artık ne yapsınlar, bu yoksul, sade gölgeyi... Gölgeliklerde değil, lobilerde, kulislerde yaşıyorlar. ARTIK BU SADE, KANAATKÂR GÖLGELİĞİN KİMSESİ KALMADI. Çocukluğumun Trabzon´unda, Atapark´ta dev gibi büyük bir çınarın koyu gölgesinde büyüdüm. Her akşam bir dizi sıralanmış yaşlıların kaçak tütün sarmaları. Kesik kesik öksürükleri yaşlılıktan değil, çok sert tütündendi. Çok sert tütünün ciğerlerdeki infilakı, hayatla ölümcül bir şaka gibiydi, eğlenir dururlardı. Her akşam aynı yaşlılar doluşurdu, ama, sanki hergün başka bir şaka gibiydi, eğlenir dururlardı. Sanki hergün başka bir şarkı söylerdi bu dev çınar onlara...

 

Şimdi, protokol caddesinin her bir yanında, resmi geçitleri zorunlu olarak alkışlamakla cezalandırılmış eski zamanların kürek mahkumları gibiler...

 

Tarihi çınarların en ünlüleri İstanbul´da. En önemlisi Büyükdere´deki Yedikardeşler Çınarı. Alt yanları birleşik yedi büyük gövdeden meydana geldiği için bu adı alır. Avrupalılar “Godefroy” çınarı adını verir. 1. Haçlı (1096) seferi komutanı Godefroy de Boullo karargahını bu Çınarın altında kurduğu için Osmanlı İmparatorluğu zamanında bu Çınar gezinti yeri oldu. I. Mahmud bu çınarın gölgesinde dinlenirdi. 1829 kurban bayramı ve töreni bu çınarın altında yapıldı. Daha sonra bu çınar yandı. İstanbul çınarlarından diğeri Topkapı sarayının avlusundadır, Fatih´ten kalmadır. Alemdar caddesindeki çınar da ünlüdür. Çok yaşlı olduğu için gövdesi kavrularak yarılmış, içinde küçük bir oda meydana gelmiştir. Çınarların odamsı kovuklarında bir ömür yaşayan birçok derviş, anılarıyla tarihe geçmiştir. Anadolu kasabalarında olduğu gibi, İstanbul´da hemen her büyük semtin ulu bir çınarı vardı. Ortaköy çınarı, Bebek çınarı, Emirgan çınarı, ünlüdür. Göksu deresindeki Beşkardeşler adlı mevkide Beşkardeşler çınarı vardı, gövdelerden biri yıkıldı, çınarın adı Dörtkardeşler çınarı kaldı. Birçok Osmanlı padişahından daha ünlü çınarlara sahiptir İstanbul. Anadolu’da en ünlüsü Bursa´dadır. En siyasi çınar ise, Sultanahmet´teki vakvak çınarıdır. 1656´da beş gün süren yeniçeri isyanı sonucu, isyancılar bu ağaçta asıldı. Bu isyanın adı, Çınar Vakası olarak Kaldı.

 

Bugün Bursa´da yeni evlenen gençler, Muradiye´deki ulu çınar, Somuncubaba çınarı ve Eskicibaba Çınarına uğrarlar. Somuncubaba çınarı, Somuncubaba adlı dervişin Bursa´dan çıktığı kapıdan kendiliğinden yetiştiği söylenir, ve birçok çınarın halk arasında öyküsü hâlâ yaşar. Bursa´da Yıldırım semtinde bulunan “ulufe” adlı çınarın da ilginç öyküsü vardır. Padişah Murad Hüdavendigar, oğlu olan her yeniçerinin anasına maaş bağlar. Yeniçerilerden birisinin karısı, Hüdavendigar´a “ben size erkek evlat yetiştiremedim, ama, onun kadar kiymetli koca bir çınar yetiştirdim” der, Padişah da yetişen çınarı erkek evlat yerine saymış, kadına maaş bağlamıştı.

 

Şimdi, bu ulu ağaçlar Ankara´da trafikçilik oynuyor, kaldırım bordürü rolü oynuyor. dayanıklı gövdeleriyle yoldan çıkan kamyon ve son model arabalara engel oluyor. İnsana hüzün veriyor, şehrin merkezinden alınıp, kaldırım kenarlarında “değnekçilik” görevi verilmiş çınarlara! Altında ne ikindileri bekleyen yaşlılar, ne sonbaharın kuruttuğu sapsarı yaprakları avcuna alıp çıtır çıtır ovuşturup ezen birileri... Oysa, Anadolu denilen bu büyük geminin korkusuz kaptanlarıydı, onlar. Hey büyük kaptan nerede gölgene yerleştirdiğin yüz çeşit insan? Ne çok yabancı duruyorlar bu şehre, binbir telaşla bulvardan aşağı yukarı koşuşturan bir tek insan dahi sırtını vermez onlara. Kalın yaprakları altından, kimse döndürüp başını bakmaz göğüne...

 

Birbirimize Birşey Söylemesek De Kardeş Olurduk Kendiliğinden O Ulu Çınarların Altında, Akraba Olurduk, Tanımadığımız İnsanlarla, Hepimizin Ortak Büyükdedesi, Gibiydiler, Yolumuz Mutlaka Oraya Düşerdi, BİZİ ETEKLERİNİN ALTINA ÇAĞIRAN ÇOK ASİL BİR SESİ VARDI.

BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR!..
 

 

Kaynak : ////Bu Yazı Şahsiyeti Tüm Ülke İnsanı Tarafından Takdir Edilen Nihat Genç´in "Memleket Hikayeleri " İsimli Kitabındaki Öykülerden Alıntıdır -Leman Basım Yayın Ltd. Şti 2000 (1. Baskı)////

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sizde Görüşlerinizi Bildirin

Yorumlar

Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı !