BEŞİNCİ MURAD İLE OĞLU SALÂHADDİN 6.12.2018 1905 Kez Okundu

BEŞİNCİ MURAD İLE OĞLU SALÂHADDİN EFENDİYİ KAÇIRMAK İÇİN KADIN KIYAFETİNDE ÇIRAĞANA GİRMEK İSTEYEN ŞAHISLAR 

İSMAİL HAKKI UZUNÇARŞILI

İkinci Abdülhamid´in cülûsundan takriben iki buçuk ay sonra yani 1876 senesi ikinci teşrininin son yarısı içinde Sultan Muradı Çırağan sarayından alarak Avrupa’ya kaçırmağa teşebbüs edilmiş ise de zamanında haber alınan bu teşebbüs akim kalmıştır. Ben bu hadise münasebetiyle elde ettiğim bir vesikaya mukaddime olmak üzere aşağıdaki malûmatı veriyorum.

Abdülhamid´in cülûsu üzerine hal´ edilen Sultan Murad, padişahların ikametine mahsus olan ve Beşiktaş sarayı da denilen Dolmabahçe sarayından Çırağan’a nakledilmiş ve yeni hükümdar da Dolmabahçe’ye yerleşmişti.

Henüz hasta bir halde bulunan Sultan Murad´ın taraftarları faaliyete başlayıp kendisinin hâl-i sıhhatte olduğuna dair İstanbul halkı arasında yalan haberler yaymışlar; bu sözler halkın dedikodusunu mucip olup iki hali vakasında bulunmuş olan Mütercim Rüştü Paşa ile Şeyhülislâm Hasan Hayrullah efendinin iş başında bulunmaları yeni Padişahı korkuttuğundan Abdülhamid biraderi Sultan Muradı tekrar muayene ettirmeğe lüzum hissetmiş ve Muradın tedavisine memur Mepyo, Atıf Paşa, Monçeri ve Kapolyon taraflarından yapılan muayenede Sultan Muradın hakikaten hasta olduğu görülüp müşterek bir rapor verilmişti. Abdülhamid bu sıralarda biraderinin tekrar hükümdar olması için propaganda yapan bazı adamları tevkif ettirip yanına çağırarak güya anlara :

"Sizin bîçare biraderimin ahval-i sıhhiyesi hakkında mugayir-i hakikat haberler yaymış olduğunuzu işittim. Sizi ayıplamam, kendisinden öteden beri iyilik gördüğünüz için şimdi sadakat göstermeniz ve şifa bulmasını arzu etmeniz tabiidir; onun iyi olmasını ben de can ve gönülden arzu ederim; fakat verdiğiniz haberler doğru değil; anın için sükût etseniz daha iyi edersiniz.„ Diyerek bunlara birer memuriyet vermek suretiyle bu propagandanım önüne geçmiş imiş.

Abdülhamid, bu propagandacıları susturmak suretiyle işi hal ettim sanırken günün birinde Sultan Muradı kaçırmak isteyen ve fiiliyata geçen bir zümre ile karşılaşmıştı; bunlar sabık hükümdar ile oğlu Selâhaddin Efendiyi kaçırıp Avrupa’ya götürecekler ve orada Murad´ın halinin şer´a ve kanuna muvafık olmadığını ve Muradın meşru hükümdar tanınmasını ve Abdülhamid’in saltanatı gasp etmiş olduğunu bir beyanname ile ilân eyleyeceklermiş.

Bu işe yâni Sultan Muradi kaçırmağa iptida teşebbüs ile saraya girerek Sultan Murad’la görüşen ve kaçmak programımı tertip eden, kuvvetli ihtimale göre İngiliz konsolosluğu baş tercümanı İstavritisin biraderi İstavridis imiş; bu, Çırağan sarayı yakınında birinci feriye kısmında oturan şehzâde Kemaleddin efendinin dairesine gelmiş, buradan, Çırağan ile gizlice muhabere etmiş ve bu muhabereden sonra günün birinde çarşaf giyerek Kemaleddin efendinin iki kalfası arasında Çırağan’a girmişti.


İstavridis sarayda bir gece kalmış, Sultan Muradın dairesinde yatmış, o gece sabaha kadar ikisi kaçmak için plan hazırlamışlar.  Bu plana göre sarayın karşısına bir İngiliz gemisi gelip demirleyecek ve bu geminin geldiği gün Sultan Muradı kaçırmağa memur olanlar bir takrip Çırağan’a girecekler ve gece yarısı gemiden fenerle saraya bir işaret verilecek ve bir de sandal gönderilecekmiş. Gemiden verilen işaret üzerine saraya girmiş olanlar Sultan Muradı alıp yavaşça rıhtıma inecekler, oradaki nöbetçilerden birisini güzellikle veya zorla elde edip sandal ile Sultan Muradı İngiliz gemisine götüreceklermiş.

Çırağan’a giren İstavridis, Sultan Murad’la bu plânı tertip ettikten sonra ertesi günü yine Kemaleddin efendinin dairesinden çıkıp gitmiş.

O sırada İstanbul’da bulunup mütercim Rüştü Paşa kabinesinde Şûrayı-ı devlet reisi bulunan Mithat paşanın rivayetine göre müteşebbisler kadın kıyafetinde saraya girip Sultan Muradı, sarayın önünde duran İngiliz vapuruna değil Rus vapuruna bindirip Odesaya kaçıracaklar ve Murad oradan saltanat hakkını iddia edcekmiş; bunlar dört kişi olup içlerinden birinin İstavridis olduğu anlaşılmıştır. Kapıda duran nöbetçiler bu kadınlardan birinin peçesinin altında uzun bir sakal görüp şüphe ederek hepsini tevkif etmişlerdi.

Üçüncü bir rivayet de, bunlar Sultan Muradı değil, oğlu Salâhaddin efendiyi kaçıracaklarmış. Şehzâde bir kapalı araba ile Beyoğlu’nda Rus sefarethanesine götürülecek ve sonra münasip bir zamanda Rusya’ya kaçırılıp vaktiyle Şeyh Şamilin oğluna yapıldığı gibi kendisine beylik verilecekmiş Salâhaddin efendinin kaçırılmasına karar verilince evvelâ saray kapısına iki kadın gelmiş; bunlar valide sultanı görmek istemişler, kapıcılar valide sultanın meşgul olduğumu söyleyerek bunları bekletmişler; o sırada dışarıda bir araba durmuş içinde Rum İstavridis ile bir Lehli varmış; bunlar bilinerek tevkif edilip Beşiktaş sarayına damat Mahmud paşanın yanına götürülüp isticvap edilmişler ve yukarıda yazdığımız şekilde cevap vermişlerdir.

Bu birbirini tutmayan üç rivayetten Midhat paşaya atfedileninin doğru olduğu Sultan Muradın validesinin, Muradın hemşiresi olan sultana gönderdiği 1293 tarihli bir mektuptan anlaşılıyor. Bu mektubun suretini yazmadan evvel bu işin ne suretle duyulduğuna dair olan rivayetleri de söyleyelim :

Bay Ziya Şakirin, gözde saraylılardan Filizten hanımdan naklettiğine göre mesele şöyle duyulmuştur :

Fethi Paşazâde Damad Mahmud Paşa, Sultan Murad taraftarlarından olup şehzâde Kemâleddin efendinin dairesine de devam edermiş. Bu münasebetle Sultan Muradın kaçırılacağını kendisine açmışlar; fakat o sırada bir meseleden dolayı Sultan Hamid, Damad Mahmud paşayı tazyike başlamış ve o da güya padişaha :

" Benimle uğraşacağınıza asıl düşmanlarınla uğraşınız, yakında sabık hakanı kaçıracaklar, başımıza büyük işler açacaklar. „ diye söylemiş; Padişah bu cüretkârlığa inanmamak istemiş, el altından tahkikat yaptırmış ise de bir ipucu elde edememiş ve Mahmud paşayı saraya çağırarak dinlemiş ve bu meselenin hakikatini meydana çıkarmasını irade eylemiştir. Padişaha sadakatini göstermek ve müdanasını ispat etmek isteyen Mahmud Paşa, Çırağan sarayına yedi, sekiz tüfenkçi yerleştirmiş ve bunlara lâzım gelen talimatı vermiş ve Kemâleddin efendinin dairesine sık sık devam ederek Sultan Muradın kaçırılacağı zamanı öğrenmiştir.

Çırağan sarayı kapısına memur edilen tüfenkçiler, kurnazlık ederek saraya girip çıkana pek aldırış etmeyip müsamahakâr davrandıkları zannını vermişler; günün birinde Çırağan’ın kapısında bir araba durmuş, içinden çarşaflı dört kadın inmiş, bunlardan biri Kemâleddin efendinin saraylılarından imiş. Bu saraylı, kapıcılara valide sultanı ziyarete geldiklerini söylemiş; tüfenkçiler bunlara "buyurunuz şu odaya giriniz içeriye haber verelim„ diye gelenleri kapının yanındaki küçük odaya almışlar ve sonra hep birden odaya dalarak tabancalarını çekip bu ziyaretçilere çevirmişler ve yüzlerini açtırıp kendilerini yakalamışlar ve ellerini bağlayıp Beşiktaş sarayına göndermişlerdir.

Mirât-ı Hakikat´te* de bu vakadan bahis olunmakta ve Sultan Muradın bir akşam ikametgâhından alınarak İngiltere sefareti vasıtasıyla Londra´ya kaçırılmasına teşebbüs olunup bir aralık İngiltere sefareti tercüman yamaklığında bulunmuş olan bir Rum ile iki, üç kişinin çarşaflara bürünerek Çırağan sarayı dahilinde tutuldukları kısaca beyan edilmektedir.

Diğer bir rivayete göre Sultan Muradın kaçırılması işini Çırağan kadınlarından bazıları biliyorlarmış. Sultan Muradın eski gözdelerinden biri, bu sırrı, kendisiyle pek sıkı ve samimî görüştüğü Sultan Hamid cariyelerinden birine hikâye etmiş ve keyfiyet bu suretle anlaşılarak tertibat alınmış ve İstavridis ile arkadaşları yakalanmışlardır.

Filizten hanımın bazı eski kalfalardan naklettiğine bakılırsa -ki bu nakli Mirat-ı hakikat müellifi de teyit etmektedir- Sultan Muradın Çırağan’dan kaçması işinin Damat Mahmud Paşa tarafından Abdülhamid´e yaranmak için tertip edildiği anlaşılıyor.  Bu husus hakkında Mirat-ı hakikat şöyle diyor 

"Çırağın sarayında kadın kıyafetinde tutuldu dedikleri herifleri oraya sokan ve sonra ele geçirdik diye feryat eden mabeyin müşiri  Damad Mahmud Paşa olduğu muahharen tahakkuk eylediğinden bu telkinlerin başlangıcı o gibi etkili kişilerden mücerret Padişahı kaygı ve telâşa düşürerek muhafaza-i nefsi için kendilerinin vücuduna muhtaç eylemek ve o tarik ile mevkilerini ve ikballerini korumak ve yüceltmek tasavvurundan ibaret idi…”

Bu hâdisenin kahramanlarından birisi İstavridisi ve diğeri Lehli adam Mihaloviski isminde Prodos mason locasının nazır-ı evveli olup diğer ikisi malûm değildir. Eğer mütebaki iki kişi Türk ise onların da yukarıdaki bir notta ismi geçen maliye nezareti memurlarından Hüsnü Bey ile adliye nezareti memurlarından Üsküdarlı Mehmed Bey olması iktiza eder. Bunların Mahmud Paşa tarafından Dolmabahçe sarayındaki sorgularında Mehmed ve Hüsnü Beyler (şeytana uyduk) diye cevap vermişlerdir. Ebuzziya Tevfik beyin yazdığına göre İstavridis iki üç ay kadar umumî hapishanede meriyyülhâtır odasında tevkif edilmişti, hatta Namık Kemal bey ile Teodur Kasap efendi de burada mevkuf bulunup İstavridis ile görüşürlermiş. Ebüzziya, Kemal beyi ziyarete gittiği zaman İstavridisi de orada görürmüş. Yalnız Ebuzziya merhum, Midhat Paşanın Birendiziye sürgününden birkaç gün evvel İstavridisin Çırağan’a girdiğini söylüyorsa da vaka epey zaman evvel ve hatta Mithat Paşanın sadaretinden önce olup bu meseleye dair neşredilen suretini aşağıya koyduğum üstü örtülü hükûmet beyannamesi de bizim mütalaamızı teyit eder :



1—Yukarıdaki mütalaayı hulâsa edecek olursak Sultan Muratla oğlunu Avrupa’ya kaçırmak için bir teşebbüs yapılmış, plan tertip edilmiş, bu tertibe göre kadın kıyafetinde saraya girmek isteyenler yakalanmışlardır.

2—Bir rivayete göre bu tertibat yapıldıktan sonra saray müşiri Damad Mahmud Paşaya haber verilmiş, diğer rivayete göre de Sultan Muradı kaçırmak işini Damad Mahmud Paşa düzerek Padişahı avcu içine almak istemiştir.

3—Bu vak´a 1876 birinci kânun başlarında veya ikinci teşrin sonlarında olmuştur.

4—Bu hadisenin 1878 deki Kleanti Skaliyeri - Aziz bey komitesiyle ilgisi olmayıp andan epi zaman evveldir.

5—Beyannameye göre tutulanlar hakkında o tarihte henüz bir karar verilmemiş ve verilecek cezanın derdest olduğu zikredilmiştir. 

6—Valide Sultanın mektubundan da bu işin mürettep olduğu anlaşılmaktadır.


Kaynak: Türk Tarih Kurumu Belleten Cilt VIII-1944

* Yukarıdaki Makalede geçen Mir´at-ı Hakikat Kitabına İlişkin Bilgiler aşağıdadır

Mir´at-ı Hakikat - Mahmud Celaleddin Paşa

HAZIRLAYANIN ÖNSÖZÜ

Bir milletin tarihi bilinmeden istikbâli için ne yapılacağını isabetle tayin etmek güçtür. Gerçekten tarihten ders ve ibret alınmadan geleceğe yön vermek mümkün değildir. Tarih şuuruna sahip olmayan bir milletin, bir devletin bekasından söz edilemez. Bugün medeniyette hamle yapmış milletler, öncelikle tarih tetkiklerinde de en yüksek seviyeye erişmişlerdir. Yalnız ilmî araştırmalar bakımından değil, aynı zamanda millî tarih şuurunu geliştirmek gayesiyle de tarih kaynaklarımızın ilim ve halk için hazırlanmış metinlerini neşretmemiz zarurî görünmektedir.

Çeşitli ırk ve dinlere mensup toplulukları bir çatı altında toplayarak asırlarca devam eden bir Cihan Devleti kurmuş, idaresi altında yaşayanlara hak ve adaleti, medeniyetin nimetlerini tattırmış bir milletin, asırların süzgecinden geçen engin bir devlet tecrübesine ve zengin bir tarih hazinesine sahip olduğundan şüphe edilemez.

özellikle buhranlı dönemlerde, daha önce yaşanmış hâdiselerin tecrübeleriyle dolu tarihimize eğilerek, ondan günümüz ve gelecek için ders almamız kaçınılmaz bir mecburiyettir. Meselâ sadeleştirilmiş metnini sunduğumuz bu eserin incelenmesiyle de, bugün yaşamakta olduğumuz hâdiseler ve buhranların, aslında, geçmişe uzanan kökleri olduğu; tarihî gerçeklerin değişmeden bütün çıplaklığıyla sürüp gitmekte bulunduğu görülecektir.

Geleceğe güvenle bakmak, millî varlığımızı devam ettirebilmek için bunların bilinmesi zarurîdir. Bu sebepte de bilhassa zamanımız meseleleriyle yakından ilgisi bulunan önemli tarihî kaynakların istifadeye sunulmasına İhtiyaç vardır. Hele bu kaynaklar mühim mevkilerde bulunmuş, hâdiselerin içinde bizzat yaşamış ve birçok devlet sırlarına vâkıf ehliyetli kimseler tarafından kaleme alınmış eserler olursa, bunların sağlayacağı fayda, şüphesiz, daha da önem kazanır.

Sunduğumuz kitap, son devir Osmanlı tarihinin en buhranlı dönemlerinden birini, 1875-1878 devresine ait birçok siyasi hâdiseleri ihtiva eden bir kaynak eserdir. Müellif Mahmud Celâleddin Paşa, on dokuzuncu asrın ikinci yarısında yetişen büyük Türk devlet adamlarından bini olup, en mühim kararların alındığı kabine toplantılarında görevi icabı bulunmuş ve çok defa bu toplantılar sonunda alman birçok önemli kararlar, onun kalemiyle ifadesini bulmuştur. Bunun yansıra müellif, devlet ricali arasındaki çekişmelerin gizli sebeplerini yakalamaya çalışmış ve bazı siyasi sırları, kapalı kapılar arkasında döndürülen entrikaları tespit imkânını bulmuştur. Resmî yazışmalara ve kendi müşahedelerine dayanarak yazdıklarının dışındakiler ise, hâdiselerin içinde bizzat yaşamış sözüne güvenilir kimselerden tahkik ederek yazmıştır. Böylece müellif, tetkiklerini, gördüklerini ve duyduklarını tenkit süzgecinden geçirerek ve bunlara kendi yorumlarını da ekleyerek, yaşadığı devrin ibret ve dehşet dolu bir tablosunu ustaca bir üslupla tasvir etmiştir.    

Gerçekten tam bir vukuf ve salahiyetle kaleme alınmış olup, yakın tarihimizin özellikte siyasi, kısmen de iktisadî ve İçtimaî meseleleri hakkında ilgi çekici bilgiler veren bu eserde, şu önemli konulara yer verilmiştir.

• Asırlardan beri Osmanlı idaresi altında yaşamış bulunan Bulgarların, Sırpların ve Karadağlıların, Türk dünyasının amansız düşmanı Rusların kışkırtmasıyla ayaklanmaları. İsyanlar, İhtilâller... ve Rusların Osmanlı Devleti üzerindeki emelleri...

•Bâzı devlet ricalinin mevki kapmak ve saraya yaklaşmak için içine düştükleri ahlâkî fesat...

•Osmanlı tarihinde ilk defa bir darbe ile tahtından uzaklaştırılan bir hakan: Sultan Abdülaziz Hân... Meşru´ bir hükümdara karşı duyulan kin ve düşmanlığın gerçek sebepleri... ve öldürülme olayı...

•Osmanlı mâliyesinin içine düştüğü yürekler acısı durum... çar-çur edilen devlet hazinesi... Mâlî vaziyeti düzeltmek için alınan çoğu yetersiz ve sonuç vermeyen tedbirler...

•Osmanlı Devleti´ni parçalamak için hazırlanan plânlar, tertipler... Rusya, İngiltere, Avusturya ve Fransa´nın Osmanlı Devleti’ne karşı yürüttükleri müşterek siyasetin iç yüzü...

•Rusya ve Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti üzerindeki ağır baskı ve tehditleri... ve Şark Meselesi... Dış baskılar sebebiyle Osmanlı Devleti´nin bağımsızlığının tehlikeye düşmesi... Siz içerden biz dışardan kaidesince Devletin nasıl çökertilmek istendiği..

•Memleketin en buhranlı ve en tehlikeli bir devresinde şahsî ihtiraslar ve kinler uğruna bâzı devlet adamlarının talebeyi kışkırtarak sokağa dökmesi...

•Dört bir ucundan ateşe verilmiş koca bir devletin çökmekte olan çatışı altında bitmek tükenmek bilmeyen post kavgaları... ve kısır çekişmeler., şahsî hesaplar...

•Fevkalâde buhranlı bir dönemde ve emniyetsiz bir ortam içinde tahta geçen bir hakan: İkinci Abdülhamid Hân. Fesat çemberi içinde, hal´ ve ihtilâl tehditleri arasında geçen zor günler.. Kanûn-i Esâsî´nin ilanı... Meb´ûsan Meclisi´nin açılışı ve azınlıkların suret-i haktan görünen beyanları... oynanmak istenen oyunlar...

•"Savaş, savaş" diye yükselen sesler... ve bunun bir felâket olduğunu söyleyenle¬re tıkanan kulaklar... ve nihayet 93 harbi denilen büyük felâket...

•Elde mevcut imkânlar hesap edilmeden, düşmanla savaşabilecek güce sahip olunup olunmadığına bakılmadan, sorumlu kişilerin asılsız beyanlarıyla koca bir devle¬tin harp ateşine atılması.. İsabetsiz kararlar... Birebirini tutmayan ifadeler.. Ordu kumandasına uzaktan müdahaleler...

•Osmanlı hariciyesini temsil eden kişilerin beceriksizliği... İngilizlerin Osmanlı Devleti´ni oyalayıcı taktikleri.. Diplomatik oyunlar.. Entrikalar... Gizli ittifaklar...

•Türk-Rus savaşının Balkanlarda yol açtığı elim hâdiseler... Bulgar ve Rus mezâlimi... Müslümanların uğradığı akıl almaz zulüm ve işkenceler.. Kan ve ateş deryası içinde başlayan göçler... Ayyuka çıkan feryatlar.. Gözlerden akan kanlı yaşlar.. Korka ve dehşet içinde sığınacak yer arayan insanlar..

•Gazi Osman Paşa´nın dillere destan olan, dünyanın hayranlığını, hatta düşmanların bile takdirini toplayan Plevne Müdafaası... Düşmanın üstün kuvvetine rağmen Türk gücünün Anadolu ve Tuna Cephelerinde yer yer meydana getirdiği harikalar.. İnsan cesetleriyle dolup taşan hendekler... Tüyler ürpertici sahneler... Türk direnişi karşısında telâşa kapılan Rus Çar’ının "Hıristiyanlık mahvoluyor" feryadıyla Hıristiyan âlemini yardıma çağırması...

İşte yukarıda ana başlıklar hâlinde muhteva ve önemini belirtip özetlemeye çalıştığımız bu eserin dili ve üslûbu, tasvir ve tahlil ettiği hâdiselerin genişliği, yoğunluğu ve karmaşıklığına uygun bir karakter taşımaktadır: En geniş ve ince nitelikleri belirtmek üzere kullanılmış çoğu isîm-fiil gruplarına dayanan sıfat tamlamaları; birbiri ardına ortaya çıkıp gelişen hâdiseleri bütün yönleriyle aktarmak maksadıyla yer verilmiş çeşitli ve büyük bir kısmı zarf-fiil gurupları hâlinde bulunan zarflar... ve bunların bir araya gelmesiyle oluşan uzun cümleler... Nihayet, bu yapının malzemesini teşkil eden çok zengin bir kelime kadrosu.

Fransızcayı iyi bildiği anlaşılan Mir ‘at-ı Hakikat yazarının bu dilin tesiri altında kaldığı açıkça anlaşılıyor. Ayrıca Avrupa siyaset, diplomasi ve politika dilinden alınma birçok kelime için yazar, kendi dilinden karşılıklar kullanmış, böylece eserde pek çok kelime ve terkip, bilinen anlamları dışında yeni manalar kazanmıştır.

Kısaca belirtmeye çatıştığımız bu hususiyetleri ile Mir´ât-ı Hakikat, bugünkü , nesillerce kolayca okunup anlaşılabilecek bir eser değildir. Bu sebeple, mümkün olduğu kadar sadeleştirilip anlaşılabilir bir duruma getirilmeğe çalışılmıştır. Pek çok kelimenin yaşayan dildeki karşılıkları kullanılmış, terkipler çözülmüş, uzun cümle¬ler uygun yerlerinden kesilerek, yerine göre birkaç cümle hâline getirilmiş; ancak mana bütünlüğünü bozmamak ve nüansların kaybolmasından kaçınmak gayesiyle uzun cümleler yer yer aynen bırakılmıştır.

Son devir tarihimizin ibretli sayfalarını ihtiva eden ve naklettiği hâdiselerin pek çoğunu bizzat yaşamış bir devlet adamının güçlü kaleminden çıkan, birinci derecede kaynak mahiyetindeki bu kıymetti eser, sırf herkesçe kolayca anlaşılabilsin diye daha fazla zorlanamaz, ifade gücü azaltılarak kolaycılığa feda edilemezdi. Bu yol bir eseri sadeleştirmek değil, birçok örneğinde görüldüğü gibi, basitleştirmek, dolayısıyla bozmak, değiştirmektir. Eseri şu haliyle okuyup anlamağa çalışacaklar, umulur ki bu kolay yolun niye seçilmediğini takdir edecekler ve şüphesiz, kendilerine düşen gayret ve külfetin meyvelerini devşireceklerdir. Çünkü bu eserin tarihin İbret aynasına yansıyan yönlerini kavramağa çalışacak olanlar, yakın tarihimizin karanlıkta kalmış birçok hâdisesi ve kahramanı üzerine tutulmuş kuvvetli ışıklar sayesinde onları daha yakından öğrenmek, tanımak ve bilmek imkânını elde etmiş olacaklardır.

Metinde geçen yabancı menşeli yer ve şahıs isimleri Türkçe kullanılış şekliyle verilmiş; ancak indekste, orijinal yazılışları parantez içinde gösterilmiştir. Kitapta yer alan resimler ve haritalar ise, esere bir zenginlik kazandırmak maksadıyla tarafımızdan eklenmiştir.

Eserde bulunabilecek birtakım tertip hataları ile zühul ve noksanların hoşgörü ile karşılanacağını ümit ediyorum. Bu çalışmayı yaparken karşılaştığım bazı müşkülleri halletmemde yardımlarını esirgemeyen muhterem hocam Prof. Dr. Bekir Kütükoğlu ile değerli arkadaşım Doç. Dr. Mertol Tulum´a, metnin daktilosunda ve in¬deksinin hazırlanmasında büyük emeği geçen Dr. İlhan Şahin´e, haritaları çizen meslektaşım Dr. Yusuf Halaçoğlu´na teşekkürü bir borç bilirim. Ayrıca bu mühim eseri yayınlamak himmetinde bulunan Berekât Yayınevi´ne de şükranlarımı sunarım.

Doç. Dr. İsmet Miroğlu

Fatih 1983

Sizde Görüşlerinizi Bildirin

Yorumlar

Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı !