Bursa´da Ressam Toulouse-Lautrec 7.6.2019 2917 Kez Okundu

Bursa´da Ressam Toulouse-Lautrec
Tekin GÜLTEKİN
Tekin GÜLTEKİN

 

 

 Bursa´da Ressam Toulouse-Lautrec

Yazan : Oktay AKBAL

Uçuşan Jane Avril´in saçları. La Goulue dayanmış Valentine´e. Dansları az önce bitti. Can Can başladı olanca hızıyla. Yapışkan bir sise batmış her yan. İnsanlar yitip gitmişler, düş kişilerine dönmüşler... O günler, o geceler, o insanlar uçup gidecek, yaşanmamış gibi olacak, anısı bile kalmayacak belleklerde. Bellekler de kalmayacak. Anılar bile kalmayacak. Ama yok olmayacak her şey büsbütün. Ufacık bir adam alıp götürecek hepsini zamanların dışına, geleceğe. Bizlere, Bursa´nın karlı gecesine dek. Çizgilerde, renklerde kalan, Ya şayan, yaşayacak olan bir evren. Jane Avril, La Goulue, Va lentin, Can Can oyuncuları, sarhoşlar, orospular o resimlerde yaşamalarını sürdürecekler. Fırlayacaklar yerlerinden canları isteyince. Hızlı bir müziğin temposuna uyarak yüzyıl sonunun gecelerini yaşayacaklar, yaşatacaklar.

 

 

 

Saatler ilerledikçe çıkardım Bursa gecesinin dışına. 1890 yılının insanları inerdi duvarlardan. Can Can hızlanır hızlanırdı. Sonra şişeler dizilir, tabaklar değişirdi. Bir kedi çıkardı tezgâhın üstüne. İnsan gibi bir kedi. Yaklaşmazdı öyle çok. Seyrederdi insanları uzaktan. Şiş kebabından bir parçayı çatala takar uzatırdım. Genç bir kız gibi nazlı, açardı ağzını. Çatala dokunmadan alırdı eti. Nerdeyse bir bardak da şarap ver diyecek! Bir yanda Toulouse-Lautrec´in kişileri. Bir yanda tekir bir kedi. Başka insanlar da vardı meyhanede. Radyoda bambaşka havalar. Havada bambaşka tartışmaların uğultusu. Teneke soba yanardı durmadan, ama ortalık hiç ısınmazdı. Kimse bakmazdı yan duvara, Kimse o resimleri seyretmezdi. Herkes kendi içine inerdi kadeh kadeh. İn inebildiğin kadar. Bazen el ele inerlerdi, çoğu kez tek başına. Bazen düşer gibi, bazen el yordamıyla. Tek tek, ya da başkasıyla birlikte. Çoğu kez indiklerini sanırlardı. Oysa bir yere indikleri yoktu. Öyle bilirlerdi işte. Hep uzaktan seyrederdim meyhane insanlarını. Sisli, yapışkan sigara dumanları vardı arada. Arada La Goulue vardı, Jane Avril´in şarkıları vardı. Ufacık bir ressam vardı. Kopmalar, ayrılmalar vardı.

 

 


Yağmur mu yağardı dışarda, kar mı? Setbaşı köprüsünde rüzgâr her zamankinden sert mi eserdi? Mevsim neydi, hangisiydi? Bilemezdim. Biri vardı karşımda. Dost yüzlü biri “Başka arzunuz?” diyen biri. Başka arzum? Meyhaneciydi bu. Ak saçlı, aydınlık yüzlü bir adam. Elinde şarap bardağı herkesin yanına gider sorardı. Kalabalık değilse ortalık, çekilirdi sobanın yanındaki tezgâhın başına ayaküstü bir şeyler atıştırır, iki bardak şarap yuvarlardı. Ne garip şarapları vardı Bursa meyhanelerinin, Adını hiç duymadıklarım. ´Tadını hiç tatmadıklarım. Kendisi seçer gönderirdi hep. Alıştım iyice buraya. Sanki hep Bursa´daydım. Burada doğdum, burada yaşadım. Sanki hep burada kalacakmışım. Karlı gecelerde bir masal kentine dönerdi Bursa. Gündelik yaşamının dışına çıkardı. Heykel alanından Setbaşına kadar gider gelirdim, gider gelirdim. Set kahvesinde bir gazoz içerdim, bir sigara yakardım. Bursa ayaklarımın altındaydı. Evlerin bacaları ayaklarımın altından tüterdi. Çabuk çabuk koşanlar vardı. Kimse kimseyi görmezdi böyle akşamlarda. Yatak çekerdi, kadınlar çekerdi. Yitip giderlerdi gecede. Tek tanıdığım yoktu. İstemezdim de olmasını. Yalnızlık ucuz şarap gibi yakardı içimi, Geceler bitip tükenmez geceler! Günler, sonra gene geceler! Uzaktı İstanbul. Sevdiklerim var mıydı? Kimlerdi? Bekleyenler, arayanlar, tanıyanlar. Uzak anılar gibi hatırlardım kendimi. Bir yerlerde yaşıyordu anılar. Bursa gecelerindeki insan bir başkasıydı. Yürürdüm. Yanımda, önümde, ardımda benden başkaları olmayan kişiler de yürürdü. Hepsi bendim. Birbiriyle çekişen, itişen “ben”lerdi bunlar. Ne kadar çoktum. Ne kadar kalabalıktım! Kimseler kalmazdı Bursa yollarında. Pencerelerde bile. Çoğunlukla kenar sokaklara kaçardım. Kalabalığım gelirdi benimle. Kurtulamazdım kendi kalabalık kişiliğimden. Yüzlerce ben vardı çevremde. Çocukluktan ilk gençliğime, orta yaşlılığıma dek...     

 

Koşardım Toulouse-Lautrec´li meyhaneye. Eğri büğrü taşlara basa basa. Bir köşeden leblebi alırdım sıcak. Dağıtırdım benimkilere. Sonra kaçardım hızla. O sokak, o dar, uzun meyhane kurtarırdı beni kendilerimden. Berber dükkânlarındakine benzer bir perdesi vardı. Yukardan aşağı sarkan ince ince kordonlar, kordeleler. Yüksek tezgâhlar, ayna diplerinde yüksek masalar, tabureler, sandalyeler. Bir yanda tenekeden bir kömür sobası. Çevresinde ısınan birkaç insan. Çok konuşulmazdı burada. Kimse bağırmazdı öyle. Başkasını merak etmezdi kimse. Gelirlerdi insanlar – nereden içerlerdi şaraplarını, biralarını, votkalarını, rakılarını, az sözcükle konuşurlardı, giderlerdi - nereye?-.. Aynaların dibindeki masaya tünerdim. Leblebiyi getirilen tabağa boşaltırdım. Toulouse-Lautrec´in kişileri karşı duvardaydı. Jane Avril şarkısına başladı başlayacak. Offenbach´ın operetlerinden bir hava. Dost meyhaneci sobanın başında ellerini ısıtır, sonra yaklaşırdı “Hoş geldiniz, emriniz?” Bıyıkları titrerdi hep. Kaçıncı kadehteydi, soramazdım. “Her zamanki gibi mi?” O da başka şey sormazdı zaten. Ne adımı bilirdi, ne de Bursa´da ne aradığımı. İkinci kadehten sonra sululaşma diye bir şey yoktu burada. Bütün bu düzeni o kurmuştu. Herkes kendi yalnızlığında içecek. Tek başına, yanına kimse yaklaşmadan, kimseye yaklaşmadan. Çekilirdi sobaya yakın tezgâhının başına. Mezeden bir çatal alırdı. Çırak getirirdi şarabı. Beyaz peyniri, ciğer tavasını. Şarabı o seçerdi hep. Kedisi masamın üstünde yatardı. Beyaz, uslu bir kedi. Arkadaştı, dosttu. Yerdi onunla aynı şeyleri. Belki şarap da içerdi. Arada bir okşardı kediyi. Yeni bir müşteri gelene kadar ağır ağır içerdi. Aynada kendimi seyrederdim başımı çevirip. Bir kez bile aynaya baktığını görmedim. Aynaya sırtını verir öyle otururdu. Dalar giderdi. Duvardaki resimlere de bakmazdı pek. Toulouse-Lautrec´i falan bilmiyordu. La Goulue, Jane Avril ona yabancıydı. Kimbilir kimin, kimbilir ne zaman, kimbilir hangi filmden esinlenerek beyaz duvarlara çizdiği birtakım resimlerdi bunlar. Karşıki duvarda da kovboylar vardı, atlı tabancalı kovboylar. Hepsi sahteydi onların. Aynı adam mı çizdi. Kimbilir. Ama Can Can oyuncuları canlanırlardı, kovboylar donuk donuk dururlardı hep.

 

Dost meyhaneci, akşam içkicileri, ben, Toulouse-Lautrec, La Goulue, Jane Avril, Valentine hepimiz kirli aynanın içindeyiz. Kırık bir cam parçası yansıtıyor geçmişteki, şimdiki, gelecekteki yaşamın düşlerini. Dışarda gene kar. Demek ki kış! Zamanı hatırlamıyorum. Buraya geleli bir ay, bir yıl oldu belki. Belki hiç çıkmadım buradan. Gözlerimi duvardaki insanlardan hiç ayırmadım. O resimlerdeki evrenden kopmadım. Tek başına biri var az ötede. Şapkasını bile çıkarmamış. Sigara üstüne sigara içiyor. Dalmış gitmiş, Bir yere de baktığı yok. Kendi içini seyrediyor, kendi seslerini dinliyor, kendi düşlerini yaşıyor. Ötede üç genç kısık gülüşlerle anlatıyorlar bir şeylerini. Soba başında sakallı biri ısınıyor. Aşçı da :mutfaktan geldi bir süre için. Patronla şarap tokuşturdu. Sakallının sesini duyuyorum. Almanya’yı anlatıyor. Bir yıl kalmış, madenlerde çalışmış. “Essen´de yaşamak...” diyor. Gerisini duymuyorum, Duymak istemiyorum. Bir insanoğlunun serüveni işte. Ama o serüven ötekileri sardı. Fısıltılar kesildi, onu dinliyoruz. Biri atılıyor: “Ben on aydır bekliyorum” diyor. O da gidecek. Boyuna soruyor, Almanya, kadınları, çarşıları sokakları, biraları. Meyhaneci susarak içiyor hep. Arada bir masaları dolaşıyor. Sonra kedisini okşuyor. Dalıyor kendi içine.

 

 

Şimdi Valantin duvardan indi. Silindir şapkası bir yana devrik. İçki içecek. Nerde absenti! La Goulue, Jane Avril, Yvette Guilbert. 1890 yıllarının Paris´i, Montmaftre´ı. Bir ´ilm başladı beyaz duvarda. Kimse görmüyor. Kimse anlamıyor. Toulouse-Lautrec bir yerlerde oturuyordur. La Goulue tombul boynunda siyah bir kurdele, açık renk bir elbise. Mulenrujda, mulenruj şarkıları söylenir. Mulenruju ölümsüzleştiren şarkılar. Kulaklarımda uğulduyor bir şarkı: “Mulenruj, mulenruj « Neyi övütüyorsun, kimin için? Aşk için mi Ölüm için ini » Durmaksızın dönüyor değirmenin.” Ölüm için mi, aşk için mi? İkisi de aynı kapıya çıkmaz mı zaten. Ne olmuş kişiler? Ne olacak bu kişiler? Ölüme, aşka meydan okurcasına bir çağı, kendi çağlarını yaşayanlar, yaşatanlar, yaşadıklarını vananlar! Danslar, şarkılar, seviler oyunlar, yaşlanmalar, ölmeler, unutulmalar, yaşamamış gibi olmalar... Hepimizi bekleyen bir «sonuç. Ama 1890 da o ufak tefek adam vardı. Beyaz kâğıtları karalayan Toulouse-Lautrec. Hepsini bugüne dek yaşattı. Ölüme aşka rağmen. Değirmen öğüttü neleri neleri, nice nice şeyleri. La Goulue yükseldi, yükseldi, çağının BB si oldu, Prenslerle dostluk kurdu, ama yaşlandı, fakir düştü, kimsesiz öldü, unutulup gitti. Hepsi hepsi. Yvette Guilbert´in o şarkısındaki gibi “Yaşam denen şey iğrençtir çok - Kişi ölmeli mutluyken” Mutluyken ölünmüyor ama. Radyoda başka bir şarkı var şimdi. Sözleri anlaşılmıyor. Alaturka havayı duymuyorum, yalnız 1890 dan gelen Can Can var. Olanca hızıyla başlayan dans 1890’ın bir kış gecesinde yaşatıyor beni. Kişi ölmeli mutluyken şarkısı Toulouse-Lautrec için mi? Bütün o insanlar için mi? Benim için mi yetmiş beş yıl sonra?.. Oturdu o ufacık adam kalemlerini kâğıtlarını çıkardı. Sigarasını yaktı, içkisini dikti. Jane Avril sahnede. Zvette, La Goulue, Valentine sıralarını bekliyorlar: “Mulenruj, mulenruj ne övütüyorsun Aşkı mı ölümü mü”. Çizgilerde, renklerde yaşayacak o ölümlüler. Yaşıyorlar işte...

 

Yok Toulouse-Lautrec yok şimdi. Bursa´da yok bir ´Toulouse-Lautrec. Duvardakiler birer cansız çizgi başkaları için. Kim ölümsüzleştirecek bunları, bizleri? Meyhaneciyi, müşterilerini, kedisini, Almanya’dan dönen işçiyi, Bulgaryalı işçiyi, beni beni... Bir Toulouse-Lautrec olsa kalırdı bugünden bir şeyler yarına, Büsbütün ölmezdik. Günler geceler geçecekti böyle. Gecelerimin çoğu o meyhanede geçecekti hep. Dost meyhaneci her kez yeni şaraplar getirecekti. Geceler boyu 1859) yılının Mulenrujunda duyacaktım kendimi. Sonra bir nün dost meyhaneci gidecek, kedisi kalacaktı masanın altında. #0ba başındaki yeri boşalacaktı. Nerde diye soracaktım. Bir kalp krizi götürdü diyeceklerdi. Birkaç gün sonra da meyhane kapanacaktı. Bir daha o beyaz duvardaki resimleri göremeyecektim. La Goulue, Jane Avril, Valentin bir Bursa duvarında yaşamayacaklardı. “Kişi ölmeli mutluyken” diyordu Yvette. Dost meyhaneci mutluluğunu mutsuzluğunu bilmiş miydi? Kim bilmiş mutluluğunu? Kim tanımış, kabullenmiş mutlu olduğunu? Dost meyhaneci kafamda Toulouse-Lautrec´in kişileri arasında yer alacaktı artık. Ölmeyecekti büsbütün. Benimle yaşayacaktı. Yoktu Bursa´da bir Toulouse-Lautrec. Olsa avunurduk ölmeyeceğiz diye. Büsbütün yok olmayacağız diye. Yoktu... Kar vardı oysa. Sokakta insanlar vardı. Yabancı rüzgârlar vardı. Her şey vardı Bursa´da. Ama bir ´Toulouse-Lautrec yoktu. Bir avuntuydu bunlar. Bir esindi benim içimden geçen. Toulouse-Lautrec´li bir Bursa düşüydü içki kadehlerinde duyduğum, yaşattığım. Dost meyhanecinin ölümü ile o düş de yıkıldı gitti. Bir daha dirilmemek, yaşatılmamak, hatırlanmamak üzere...

 

 Öykü Kaynak : Varlık Yıllığı 1967 (Sayı 1254)

 

Henri de Toulouse-Lautrec-Monfa Biyografisi

Henri de Toulouse-Lautrec-Monfa 24 Kasım 1864’te, Paris yakınlarındaki Albi’de dünyaya geldi. Anne ve ba­bası Charlemagne zamanından beri asil olarak tanınmış ailelere mensuptu. Amca çocuklarıydılar. Babası Kont Alphonse, annesi Adèle Tapié de Céleyran adlarını taşıyordu.

Büyük bir şatoda, geçen çocukluk yıllarında tam anlamıyla mutluydu. Refah ve saadet içindeki Henri, daha küçük yaşlarda sanat istidadını belli etti. Bu özelliğini annesinden almıştı. Babası av derdinden başka şey bilmeyen ve kulüplerde kendi gibi soylularla boş vakitler geçirip durmadan böbürlenen; bencil, kibirli, dış dünyaya kapalı bir adamdı. Duygulu bir çocuk olan Henri, babasını bir yabancı gibi görür, annesine bağla­nırdı.

İlköğrenimine önce Albi’de başladı. 1873’te aile Paris’e taşındı. Şimdi adı Condorcet olan Fontanes Lisesi’ne girdi. Parlak zekalı, çalışkan, başarılı bir öğrenciydi. Yaz tatillerini Albi’de, Malromé Şatosu’nda, Nis kıyıla­rında geçiriyorlardı. Ancak vücut sağlığı bakımından durumu nazik sayılırdı. Buna rağmen durmadan resim yapıyor, okul defterlerini renkli desenlerle süslüyordu.

Geçirdiği iki önemli kaza, Henri’nin yaşantısını temelinden değiştirdi ve bambaşka bir kişilik kazanmasına neden oldu. Mayıs 1878’de, Albi’deki şatonun salonunda cilalı döşeme üzerine düşüp sol bacağını kırdı. 1879’da Pirene Dağları’ndaki Barèges adlı kasabaya, dinlenmeye gitmişlerdi. Bir gezinti sırasında gene düştü. Bu defa sağ bacağı kırıldı. Uzun süren tedavilere rağmen yatağa mahkum ve kötürüm kaldı. Neden sonra anla­şıldı ki, Henri’nin bacakları kısa kalacak ve artık büyümeyecektir. İnce ve güdük bacaklarının üstünde, birkaç yılda güçlü bir gövde ve çirkin bir baş meydana çıktı. Ancak bastonla ve topallamak suretiyle yürüyebiliyor­du. Henri, artık bir tabiat garibesiydi.

1883’te liseyi bitirip Paris Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda, önce Bonnat’ın, sonra Cormon’un atölyesine gir­di. Burada iki yıl kaldı. Döneminin birçok ressamıyla, bu arada Van Gogh ile tanıştı. 1886’da Montmartre’da Caulincourt Sokağı’nda, 1897’ye kadar çalışacağı atölyeyi kiraladı. Apartımanın çatı katında olmasına rağmen, merdivenlerden sürünür gibi çıkabildiği halde, bu atölyeyi çok severdi. O dönemde meyhaneler, barlar, randevuevleri, dans salonları, kahvehanelerle dolu olan Montmartre’ın bu derbeder semtine kısa zamanda alıştı. Bu­radaki yoksul serserilerin arasına karıştı. Gece hayatına, içkiye daldı. Tedavisi olanaksız yalnızlığını ve ke­derini boğmak için başka çare bulamamış zavallı bir adamdı. Başkalarına karşı son derece uysal, fakir res­sam arkadaşlara paraca hemen daima yardım etmekten zevk duyan, çok güzel resim yapan bir ressam ola­rak tanındı. Aristide Bruant’ın «Mirliton» adındaki kaberesinden dışarı çıkmıyor, oğluna pek düşkün olan annesini artık göremiyordu. Resimlerinin konularını hep bu çevreden, sokak kadınlarından, genelevlerden alıyordu. Başından birkaç duygusal macera da geçmişti. Grille Degouet, La Goulue, Jane Avril gibi ünlü dan­sözlerin baş dostuydu. Onlar kendisini hem sever, hem de ressama modellik yapmaktan hoşlanırlardı. Yaptı­ğı resimleri ilk defa, 1889’da, «Bağımsız Ressamlar» sergisinde teşhir etti. «Galette Değirmeni», «Elysée  Montmartre» ve «Kırmızı Değirmen» gibi belli başlı eğlence yerlerinin her geceki müşterisi, kısacık boylu, sa­kat, fakat iki dirhem bir çekirdek giyinmiş küçük adamın ilk sergisi büyük olay yarattı. 1891’de yaptığı afiş­ler, görenleri hayrette bırakıyordu. O zamana kadar basit bir yazılı levhadan ibaret zannedilen afiş tarzı, Lautrec’in eserleriyle sanat değeri kazanıyordu. Afişe bir ressamın önem vermesine şaşıyorlardı. Afiş tekniği­ne getirdiği yenilikler de, önceleri garip karşılandı. Lautrec, üstüste birkaç renk basmayı, «pulverisation-püskürtme» tekniğini başarıyla uyguladı. Bu işle uğraşmaktan gelen alışkanlığı, yağlıboya resimlerini de etkiledi; onu ışık-gölge röliyefinden kurtardı. Tuşlarını firça boyu, uzun uzun, çizgi halinde sürmek de ona mahsustu.

Liseden sınıf arkadaşı ve sonraları Lautrec’in hayatını yazacak olan Maurice Joyant’ın ısrarı üzerine 1893’te Goupil Galerisi’nde bir sergi açtı. Resimlerini gören ünlü ressam Edgar Degas (1834-1917) Lautrec’e resimlerinde «sağlam bir yapı» bulduğunu söyledi ve onu övgüleriyle şevklendirdi. Degas, büyük resim otoritesi sayıldığı için bu sözlerden sonra Lautrec’in şöhreti arttı. Resim ve desenleri «Resimli Figaro», «Escarmouche», «Echo de Paris», «Le Rire» gibi dergi ve gazetelerde basılmaya başlandı. Arkadaşı Tristan Bernard’ın yardımıyla spor çevrelerine, at yarışlarının yapıldığı yerlere girdi.

1895 yılında Londra’ya giden Lautrec, Amerikalı ressam ve gravür ustası Whistler ve yazar Oscar Wilde gibi şöhretlerle tanıştı. Ertesi yıl Hollanda, Belçika, İspanya ve Portekiz’i içine alan gezide resim kültürü­nü genişletti. Dönüşünden sonra konularını Champs-Elysée Bulvarı’ndan almaya başladı. Gezilerinde Giot­to, Uccello, Piero della Francesca gibi İtalyan ressamlarının eserlerine hayran olmuştu. Caulincourt Soka­ğındaki atölyesini Frochot Sokağına taşıdı. «Revue Blanche» adlı mecmuada resimleri yayınlanıyordu. 1898’de sergi vesilesiyle tekrar Londra’ya gitti.

1899’da alkol zehirlenmesinden Neuilly’deki özel bir hastahaneye yatırıldı. Burada bunalımlı üç ay geçirdi. Annesi başındaydı. Doktorları, iyileştiğine inandırmak için birçok sirk resmi çizdi. İçkiyi bıraktığına inan­dılar. Hastahaneden çıkınca, annesinin peşine taktığı muhafızdan sıkıldı. Paris’te kalamadı. Bordeaux, Arcachon, Le Havre ve Malromé’daki şatolara gidip geldi. Jules Renard’ın «Tabiat Tarihi»ne 22 resim yaptı.

1901’de yeniden içkiye başlayınca sağlık durumu kötüleşti. Temmuzda felç geldi. Ölümünün yaklaştı­ğını hissedince Bordeaux Şehri yakınlarındaki Malromé Şatosuna taşındı. 1901 yılının 9 Eylül günü, 37 ya­şında, annesinin kolları arasında öldü.

Annesi, oğlunun atölyesinde kalan bütün resimleri topladı. Albi Şehri’ne, bir Lautrec müzesi kurulmak üzere hediye etti. Bedbaht ananın isteği 30 Temmuz 1922’de yerine getirildi. Albi’de küçük Henri’nin doğduğu yerde, ölümsüz eserleriyle Henri de Toulouse-Lautrec Müzesi açıldı.

 

Kaynak : http://www.ressamlar.gen.tr/henry-de-toulouse-lautrec-kimdir-hayati-biyografisi/    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sizde Görüşlerinizi Bildirin

Yorumlar

Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı !