Doğu ve Batı Almanya Sınırında bir Vaka 10.3.2020 112 Kez Okundu

 

Küçük Casus
Hans Hardt
 
1951 yılının serin bir eylül gecesi idi. Doğu Almanya´nın Sovyet kesimindeki son köyünde, trenden indiğim zaman gökyüzündeki kara bulutlara şükranla baktım. Hududu geçip, kimseye görünmeden, Hür Almanya´ya sıvışmanın tam havası idi.
Zayıf ışıklı bir kahvehane buldum. Orada bir bardak limonata ısmarlayarak gecenin ilerlemesini bekledim. Yedi yıldan beri ilk defa ailemle buluşmuş, onlarla birkaç gün birlikte geçirmiştim. Fakat zavallıların çektikleri sıkıntı beni hayli üzmüştü. 1945’te Sovyet ordularının ileri hareketleri sırasında her şeylerini bırakıp kaçmışlar, ne çare ki şimdi içinde yaşadıkları kasabaya gelince de kızıllar tarafından çevrilmişlerdi. Fichtenhorst adındaki köyümüze dönmek ise imkânsızdı. Zira burası, peyk haline getirilmiş olan Polonya´ya verilmişti.
1948 yılında İngiltere´deki esirler kampından serbest bırakılınca Batı Almanya´ya gelerek burada yerleşmiştim. Soruştura, araştıra nihayet ailemin bulunduğu yeri öğrenmiş ve uzun zamandan beri hasta olan babamın kötürüm olduğunu haber almıştım. Onu Batı Almanya´ya götürerek tedavi ettirmek istiyordum. Ne çare ki Sovyetlerden vize almak kabil olmuyor, müracaatlarım «siyasi sebeplerle» reddolunuyordu.
1951 mayısında gizlice Doğu Almanya´ya girmek istedimse de yakalanıp pasaportuma «kanunsuz hudut geçişi» damgası vurulmak suretiyle geri çevrildim. Dört ay sonra bu seferki ise muvaffak olmuş ikinci teşebbüsüm idi. Fakat, gizli olarak günlerce Sovyet kesiminde dolaştıktan sonra, tekrar Batı Almanya´ya geçmeğe çalışırken ele geçtiğim takdirde akıbetimin ne olacağını pek güzel takdir ediyordum.
Mamafih ümitliydim. Zira kardeşim, takip edeceğim yolları ve istikametleri mufassal bir şekilde gösteren mükemmel bir kroki çizip bana vermişti.
İki saat kadar tenha bir yolda yürüdüm. Karşıma bir tepecik çıkınca hemen sağa kıvrıldım ve dakikalarca sonra hudut boyunca uzanan bir ormana girdim. Krokiye son bir nazar fırlatmak üzere yere çömelip bir kibrit yaktım ve sonra ayağa kalkarak krokiyi cebime koydum. Tekrar yürümeğe başladım. Fakat sık sık duruyor, işittiğim seslerin rüzgârla kuru yapraklardan hasıl olduğuna kanaat getirmek istiyordum. Nihayet Doğu´yu Batı´dan ayıran patikaya gelmiştim. Tam o sırada dur diye bir ses işittim ve derhal kendimi yere attım, bir kaç metre süründükten sonra ayağa kalkıp koşmaya başladım. Tüfek sesleri geliyordu. Başımın üstünden iki kurşun geçtiğini hissettim. Tüfek sesleri durunca korkunç köpek havlamaları başladı. Derken arkamdan birşey dokundu ve beni çalıların içine yuvarladı. Başımı kaldırdığım zaman bir Alman çoban köpeğinin dişleriyle karşılaştım.
İki Rus askeri beni ayağa kaldırdı. Bunlardan biri, elindeki silâhın sıcak namlusunu çeneme dayamışken öteki, ceplerimi boşaltıyordu. Ellerimi bağladılar ve orman içinden yürütmeğe başladılar. Birdenbire kanım dondu : Krokiyi hatırlamıştım!
 
 
Geceyi, demir pencereli soğuk bir mahzende geçirdim. Ertesi gün erkenden iki nöbetçi beni alıp yukarı kattaki küçük bir odaya götürdüler. Büyük siyah bir masanın başında binbaşı Üniformasıyla bir zabit oturuyordu. Ceketinin yakasındaki o menfur kırmızı işaretlerden Sovyet Emniyet Polisine mensup olduğu anlaşılıyordu. Alaycı fakat soğuk bir eda ile :
-- Günaydın, küçük casus ! dedi, güzel uyudun mu ?
Zabitin bu kadar fasih bir Almanca ile bana hitap edişine doğrusu hayrette kalmıştım. Vakıa Sovyetlerin Doğu Almanya için güzel lisan bilen zabitler seçtiklerini biliyordum. Fakat binbaşının kullandığı taktik tamamıyla Rus taktiği idi : İstihkar;" suç isnadı; her şeyi çabucak itiraf etmemi bekleyen tavır.
Ben casus değilim... diye itiraz ettim.
- Demek dört ay evvel de hududu kanunsuz olarak geçtin ! Anlat bana bakalım, ne öğrenmeye çalıştın bu sefer ?
- Hiç bir şey. Sırf ailemi görmeye gittim.
Ailen nerede yaşıyor ? Size bunu asla söylemem.
- Öğrenmek için bizim usullerimiz vardır.
Pasaportumu gözden geçirmeye başladı:
- Demek Fichtenhorst´ta doğdun ?
Dikkatle yüzüme baktı, pasaportumu kapadı, krokiyi eline aldı:
- Güzel çizilmiş doğrusu ! Yollar, köyler, nöbetçi kulübeleri. Bazı! Büyük fabrikaların yerleri bile var! Böyle güzel bir kroki için Amerikalılar sana kaç para verirler ?
Susmuştum. Cevaplarımın pek zayıf olacağını düşünüyordum.
- Pekâlâ, küçük casus, diye homurdandı, belki Sibirya´da anlatırsın! Nöbetçiler! Götürün bunu...
Korkunç Sibirya kelimesi beni soğuktan titretti. Fakat son derece yorgun ve açtım. Bodruma inince, korkularıma rağmen, uyuyakalmışım. Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum, muhafızlar beni uyandırıp tekrar binbaşının yanına götürdüler. Bir sigara yakıp, savurduğu dumanlar arasından beni tetkike koyuldu:
- Pasaportundaki malûmatı tetkik ettik. Hepsi yalan. Şimdi artık anlıyoruz ki sen bir casussun. En iyisi doğruyu söylemektir. Şaşırıp kalmıştım :
Size yalan söylemek için hiç bir sebep yok.
- Onu öğreneceğiz. Fichtenhorst´ta ne kadar yaşadın, küçük casus ?
-Hayatımın ilk 13 senesini.
- Pekâlâ, bize Fichtenhors´u anlat bakalım. Tesadüfen o köyü biliyoruz.
Gözlerini kapadı ve arkasını iskemleye dayayarak dinlemeğe hazır bir vaziyet aldı.
Oder ırmağının doğusundaki köyümüzü anlatmağa başladım. Ihlamur ağaçlarının arasındaki eski kiliseyi, akşamları köy çocuklarıyla ırmak kenarında atları nasıl yıkadığımızı, köy papazını, öğretmenin deliliklerini, büyük bir çiftlik sahibi olan ve iyiliklerinden dolayı herkesçe sevilen büyük annemi anlattım.
Ben bunları anlatırken binbaşının çehresi, tahtadan bir maske imiş gibi, hareketsizdi. Sözümü bitirdiğim zaman gözlerini açarak sordu:
- Şu halde mesela Wolfgang Leuter´leri, Magda Furstu ve Walter Korb’u tanıyorsun demektir?
Ne biçim bir oyun oynamak istediğini anlayamıyordum. Bizim köyde böyle kimseler yoktu. O devamla :
- Yahut çiftçi Stolpeli... İgnaz Stolpel ?
- Evet, evet, dedim, onu tanıdım. Siz de tanıyor musunuz binbaşı ?
- Sus, diye bağırdı, burada ben sana sual soruyorum. Bu Stolpel hakkında ne biliyorsan anlat:
- Fichtenhorst´un en fakir çiftçisi idi. Toprağı o kadar fena idi ki burada ayrık bile güçlükle yetişirdi. Herkes ona acırdı. Çünkü çok çalışırdı. Öyleyken halinden hiç şikâyet etmezdi. Kimseden yardım istemeyecek kadar da mağrurdu. Bayan Stolpel de hergün tarlada uğraşırdı. Oğulları Josef de onlara yardım ederdi. Baba ne kadar çok çalışırsa oğlunu da o kadar çok çalıştırırdı. Hiç kimse bunun doğru olmadığını takdir etmiyordu. Zira köyde ekseri çocukların nasibi böyle idi. On altı yaşına gelince Josef köyden kayboldu. Onun güneye, Çekoslovakya´ya gittiği söylendi ama hiç kimse kati olarak bir şey bilmiyordu.
Stolpel´ler hakkında hissettiğimiz merhameti hatırlayarak bir lahza durdum. Binbaşı :
- Devam et! Emrini verdi. Oğlunu kaybettikten sonra biçare köylünün ne kadar değiştiğini, köyden ne kadar nefret etmeğe başladığını, kiliseye gitmeyi reddettiğini, hatta karısının bile gitmesine rıza göstermediğini anlattım. Binbaşı sordu:
- Niçin onu kiliseye bırakmıyormuş?
- Derlerdi ki oğlundan tarafa çıktığı için Stolpel kendisine çok kızarmış. Kimse ile konuştuğunu istemezmiş. Oğlunu kaybettikten iki sene sonra kadıncağız öldü. Kocası cenazeye iş elbiseleriyle geldi. Artık her zamankinden daha sessiz ve daha hırçın olmuştu. Büyükannem, tek başına kalan bu adamcağıza yardım etmek için onun kısır tarlalarını kendi verimli tarlalarıyla değiştirmek istiyordu. Fakat o kabul etmemişti. Derken bir gün onu tarlasında yüzükoyun yerde buldular. Bir kriz geçirmişti. Artırma ile tarlalarını sattılar. Fakat bunların bedeliyle hastane masrafları bile ödenemiyordu.
Biraz durup sordum :
- Devam etmemi istiyor musunuz binbaşım ?
- Evet !
- İlkbaharda, Stolpel hastaneden döndü. Büyükannem onu eski tarlalarının içinde dolaşırken buldu ve bizim eve getirdi. Bir oda verdi. Hep birlikte yemek yerdik. Nadiren konuşurdu. Fakat yediğini haketmek için elinden geleni yapıyordu... Öldüğü zaman, büyükannem, karısının dua kitabını yatağının içine dikilmiş olarak buldu. Bunun içinde şu cümleler yazılı bir de kâğıt parçası vardı: «Baba ! Ben gidiyorum ve bir daha da geri dönmeyeceğim. Gidiyorum, çünkü sen beni sevmiyorsun. Senden ricam, anneme iyi bakmandır. Bu kâğıt parçası «Josef» imzasını taşıyordu... Şimdi inanıyor musunuz ki ben Fichtenhorst´tanım?
Binbaşı cevap vermedi. Yalnız sertçe :
- Haydi, hücrene git! dedi.
Odadan çıkmak için geri dönmek üzere iken krokiyi eline aldığını gördüm. Binbaşı, cürüm aletim olan bu vesikanın mahiyetini izah için bana hiç fırsat vermiş değildi. Hâlbuki bundan çok daha önemsiz casusluk meselelerinde insanlar beşten on seneye kadar ağır hapis cezalarına çarptırılıyorlardı.
Yorgunluk ve ümtisizliğin verdiği rehavetle bütün gece uyuyakalmışım. Sabah erken bir gardiyan beni uyandırdı ve :
Hazırlan bakalım ! dedi. Korktuğum nihayet başıma gelmişti. Donakalmıştım. Gardiyan:
- Seni Batı Kesimine götüreceğiz... diye ilave etti.
İki asker arasında hududa doğru bir saatlik yürüyüş esnasında her dakika geriye döndürüleceğimi bekliyordum. Bunun zalimane bir oyun olduğundan emindim. O kadar ki elime kâğıtlarımı verip Batı Almanya´ya geçmemi işaret ettikleri zaman bile buna pek inanamıyordum. Muhafızlarımdan biri oldukça nazik bir eda ile :
- Şansın varmış! dedi. Onun ne kadar haklı olduğunu pasaportumu muayene edip de şu damgayı gördüğüm zaman anladım :
«Hududu ikinci defa kanunsuz geçiş»
Damga şu imzayı taşıyordu: Binbaşı JOSEF STOLPEL...

 

Çeviren: Sureyya S. Berkem
Kaynak: Hayat Dergisi

 

 

 

Sizde Görüşlerinizi Bildirin

Yorumlar

Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı !