HACI EMİN EL-HÜSEYNÎ ve KUDÜS ve DAVİD BEN-GURİON 20.1.2019 4625 Kez Okundu

HACI EMİN EL-HÜSEYNÎ ve KUDÜS  ve DAVİD BEN-GURİON
Keriman Halis
Keriman Halis

 

 

KUDÜS EY KUDÜS
Yazan Larry Collins/Dominique Laperre
(e yayınları)
(Türkçesi Aydın Emeç) Sayfa 61- 78


Theodor Herzl, yüz sayfalık bir manifesto kaleme alarak bu görüşü gerçek haline getirecekti. Şu küçük kitap Yahudi halkını özgürlüğe götüren İncil olacaktı. Herz buna en basit başlığı attı. Der Judenstaat -Yahudi Devleti— adını taktı. «İsteyen Yahudiler bir devlete sahip olacaklardır.

Bunları yazarken diyecekti günlüğünde, garip bir - gürültü duyar gibi oluyordum. Sanki bir kartal sürüsü kanatlarını çırparak tepemden geçiyordu.»
İki yıl sonra İsviçre’nin Basel şehri «Gazino’sunda» Siyonist hareketi resmen kurdu. Hayalcilikle gerçekçilik birbirine karıştıran garip bir kongreydi bu. Nerede; ve nasıl olacağını bilmeden Çünkü Osmanlı İmparatorluğu Filistin’de en ufak bir açılmayı kabul etmiyordu— bir devlet kurulmasına karar vermişti. Yine de delegeler bir uluslararası yürütme kurulu seçtiler, bir Ulusal Fon ve Filistin’de toprak satın almayı amaçlayan bir banka kurdular. Şimdilik hayal güçlerinin coşkunluğunda yaşayan bu devletin iki simgesini bile seçtiler: Bayrağıyla ulusal marşını. Aynı günün akşamı Herzl defterine şunları not etti: «Basel’de Yahudi devletini kurdum. Bunu şimdi yüksek sekle söylesem, evrensel bir kahkaha tufanına yol açabilirim. Belki beş yıl. sonra, ama kuşkusuz elli yıl sonra herkes için kesin bir gerçek olacaktır bu.»

Bayrak İçin seçilen renkleri mavi ve beyazdı. Yahudilerin dua ederken omuzlarına aldıkları geleneksel ipek şalın, taleth’in renkleri. Ulusal marş olarak seçilen İbranice şarkıya gelince, bu daha da simgeseldi. Herzl ve taraftarlarının bol bol sahip bulundukları tek zenginliği dile getiriyordu. Hatikvah’dı adı. Umut.

Yine de Yahudiler hiçbir zaman, Theodor Herzl taraftarlarının geri dönmelerini teklif ettikleri Sion topraklarından tam anlamıyla kopmamışlardı En karanlık anlarda bile, küçük Yahudi toplulukları Safid’de, Taberiye’de, Galilee’de yaşamışlardı. ‘Avrupa’da olduğu gibi, en büyük acıları Hıristiyan hâkimiyetinden gelmişti. İlk Hıristiyanlar onların Kudüs’ten atılmalarını sağlamış, Haçlılar kutsal şehirde yaşayan Yahudileri sinagoglarda diri diri yakmışlardı.

Filistin’i ele geçiren Müslüman fatihleri çok daha yumuşak davranmışlardı. Halife Ömer onların nisbi bir rahatlık içinde yaşamalarına imkan vermiş. Selahaddin Eyyubi Kudüs’e dönmelerini sağlamıştı. Hatta Osmanlılar Kutsal topraklarda yerleşmek üzere dönen ilk Yahudilere izin de vermişlerdi. 1860’da İngiliz hayırseveri Moses Montefiore´nin, Eski Şehir’in duvarları dışında yaptırdığı yeni mahalleye yerleşmeleri için Yahudileri teşvik etmesini bile kabul etmişlerdi. O çağa göre bu öylesine gözü pek bir girişimdi ki, Montefiore duvarların dışında bir geçe geçirecek her Yahudi’ye bir sterlin ödemeyi vadetmek zorunda kaldı.

Rusya’daki 1881 ve 1882 programlarından sonra, Filistin’e ilk göçmen dalgası geldi. Yahudi Devleti yazarının Dreyfus’un apoletlerinin sökülmesinde hazır bulunduğu sıra, kırk bin Kudüslüden otuz bini Yahudi’ydi. Yüzyıl başındaki kıyımlar yeni göçmenlerin Filistin’e koşmasına yol açtı. Bunlar Theodor Herzl tarafından ortaya atılan hareketin çocuklarıydı. Pratik kafalı bu idealistler, yarım yüzyıl boyunca Siyonizm’in aralarından şeflerini seçeceği, Filistin´e yerleşen ilk öncü kuşağı meydana getiriyorlardı. İçlerinde Reuven Şhari gibi aydınlar vardı. Kırım’da avukatlık yapıyordu, karısı da konser piyanistiydi. «Parşömenlerimi de yanıma aldım ve kanallar açmaya koştum, diyecekti daha sonra. Karım da Mozart ve Brahms’ın eserlerini çalan parmaklarından inek sağmakta yararlandı, çünkü toprağımızı ancak böyle geliştirebilirdik»

Aralarında, Varşova’dan atmış kilometre ötede Plonsk adlı küçük sanayi şehrinde avukatlık yapan bir adamın oğlu, on dokuz yaşındaki David Gryn de vardı: David Gryn babasının çalışma odasının kapısından Sion toprağına tapanların konuşmalarını gizlice dinleyerek Siyonizm’i keşfetmişti. Ama bu odayı başlıca buluşma yeri haline getirenlerin tersine, Siyonizm konusunda söylevler vermek niyetlisi değildi. Bunu yaşamak istiyordu.

Çok da amansızca yaşadı. Açlığı, sıtmayı, verimli hale getireceğine yemin ettiği düşman bir toprağı ekip biçmek için verdiği mücadele sonucu bitkinliğini tanıdı. Gelişinden: bir yıl sonra, hayatını adadığı davayı simgeleştiren şehri, Kudüs’ü keşfetmek İçin iki buçuk gün sürecek bir yürüyüşe çıktı. Keşfettiği yer bir Babil Kulesi oldu. Kulaklarına öyle çok dil ve lehçe çarptı ki, kesin bir görüşe vardı: Ortak bir dil bulunmadıkça, Filistin’deki Yahudi toplulukları asla gerçek bir devletin içinde eriyemezlerdi.

Bir süre sonra, hem Yahudi emekçilerin davasına, hem de ulusal dil olarak İbranicenin zorunlu tutulmasına hizmet etmek üzere Siyonist bir sendika gazetesi adına Kudüs´e döndü. İlk yazısını tamamladığında, sayfanın altındaki imzasına göz attı. Gryn adının İbraniceyle uzak yakın bir benzerliği yoktu. Bir an düşündü, sonra bu adı sildi ve kendine, Romalıların Kudüs’ü kuşattıkları sıra yararlık gösteren bir yiğidin adını seçti. İbranice’de Ben Gurion aslan yavrusu anlamına gelir.

David Ben Gurion imzalı ilk yazı çıkalı bir yıl olmamıştı ki, ikisi Filistinli olan yedi Arap, Şam´da El Fettih adlı gizli bir örgüt kurdular: Örgütün hedefi, Arapları Türklerin hâkimiyetinden kurtarmaktı. Ama özellikle Theodor Herzl’in öncülüğünü yaptığı Yahudi milliyetçiliği ilk zaferlerini kazanırken El Fetih’in kuruluşu, yarım yüzyıl süreyle Yahudilerin Filistin üzerindeki niyetlerine karşı çıkacak Arap milliyetçiliğinin doğuşunun ilk belirtisiydi.

Kısa süre sonra, Araplar da Lord Balfour’un Yahudilere verdiği sözün bir benzerini aldılar. İngiltere, Mısır’daki temsilcisi Sir Henry McMahon’la en büyük Müslüman yetkilisi Mekke Şerifi arasındaki sekiz mektupluk bir yazışma sonucu, Almanya´nın müttefiki olan Türklere başkaldırmaları şartıyla, Birinci dünya Savaşı sona erdiğinde Araplara geniş ve bağımsız bir devlet kurulacağına söz verdi. Diplomasiye özgü açıklıktan yoksun oluşuyla dikkati çeken mektuplarda McMahon Filistin’in sözünü hiç etmiyordu. Ama mektupların havası Arapları, kendilerine bırakılan bölgeye Filistin’in de dahil edildiğine inandırabilirdi. Verilen bu söz ve Albay Thomas Edward Lawrence’in konuşmacı yeteneğiyle kamçılanan Araplar sözlerini tuttular ve Osmanlılara karşı ayaklandılar. Ama başkaldırma hareketi Arap dünyasına yayılırken, İngiltere de bağımsız bir devlet kurmak için Araplara vereceğini vadettiği toprakların geniş bölümünü Fransa’ya bırakıyordu. Sir Mark Sykes ile Charles Georges - Picot arasında yapılan pazarlık sonucu, anlaşma 1917 yılında Moskova´da imzalandı. Anlaşmanın gizli tutulması gerekiyordu. Ama Bolşevikler, iktidara gelir gelmez bunu açığa vurdular ve Arapların öfkesine yol açtılar. İngiltere’nin ihanetine uğrayan, Şam’ dan ve Suriye´den Fransızlar tarafından kovulan, Filistin üzerindeki istekleri Lord Balfour’un Yahudilere verdiği söz ve İngiliz, mandası yüzünden geri çevrilen Araplar, düşlerinin yıkılmasına tanık oluyorlardı. O andan sonra da, öfkelerinin sadece kendilerine vadedildiğine inandıkları bir toprak üzerine yerleştirilen Siyonistleri hedef alması kaçınılmaz oluyordu.

Dağınık Yahudiler de, öte yandan, Filistin’i ancak kutsal kitaptaki görüşlerle hayallerinde canlandırıyorlardı. Bu toprak üzerinde, haklarım korumaya hazır başka bir ulusun oturması onlar için çarpıcı bir keşif oldu. Yıllar boyu, Siyonist liderler Arap halkın varlığını ve haklarını resmen benimsemeyi reddettiler. Herzl dünya Siyonist kongrelerinde verdiği söylevlerin hiçbirinde Araplara değinmez, yazılarında da Arap sorununu İkinci plana iter.

Ancak 1925 yılında, Filistin’de bir Ulusal Yahudi Yuvasının kurulmasından sekiz, yıl sonra, Siyonist yöneticilerden Hayim Weizmann Arap sorununun önemini ortaya attı. On dördüncü büyük kongrede yaptığı konuşmada: «Altı yüz bin Arap Filistin’de yaşıyor! diye bağırdı. Bizim ulusal bir yuvaya hakkımız olduğu kadar, onların her birinin de aynı yuva üzerinde hakkı var.»

İlk siyonistler, Herzl’in ideallerine de bol bol kattıkları bir toplumcu felsefeye inanıyorlardı büyük ölçüde. Kendileriyle birlikte Çarlık baskısını lanetleyen Marksist kuramcıların etkisiyle, Yahudi geleneğinin gerçek bir toplumsal demokrasinin kuruluşuyla birleşeceği bir devlet yaratmak istiyorlardı. Bu idealin sürdürülmesi Siyonizm’i basit bir dinsel hareketten çok daha zengin bir doktrin yapmış, taraftarlarına ilerdeki başarılarında hayatî rol oynayacak bir toplumsal disiplin ve ortak sorumluluk duygusu aşılamıştı.

Siyonizme kattıkları temel kavramlardan biri el emeğine dönüşle Yahudi ırkının bir çeşit kurtuluşu, Yahudilerin uzun süreden beri yapmadıkları işleri yapmalarıyla getto zihniyetinin temizlenişiydi. Kazmaları ve tüfekleriyle, kibbutlann* (*Filistin’de kurulan, daha sonra İsrail Devleti’nin de sürdürdüğü kollektif çiftlikler) öncüleri bütün 19. yüzyıl sosyalistlerinin düşledikleri ütopyayı uygulamaya geçiyor ve tembel, çıkarcı, serseri Yahudi efsanesini geride bırakıyorlardı. Hem ortak çıkarlara sahip kişilerin bir arada yaşadıkları yer, hem de bir çeşit manastır olan kibbutz, güvenlik gerekleri kadar ideallere de cevap verecek, çıkarcılıktan uzaklaşmayı, çalışmayı ve erdemi geliştirecekti.
Gerçek bir işçi sınıfı oluşturmaya kararlı olan öncüler, Yahudi kuruluşlarının hizmetinde çalışan Yahudi emekçiler yaratmakta bütün güçlerini harcadılar. Filistin´deki Yahudi Emekçilerinin Genel Konfederasyonu, Histadrouth, Yahudi şirketlerin sadece Yahudi işçi çalıştırmalarını zorunlu kıldı. Çoğunluk Beyrut’ta yaşayan büyük toprak sahibi Araplardan toprak satın aldıkça, Siyonistler Arap çiftçileri buradan kovuyor ve yerlerine Yahudi çiftçiler yerleştiriyorlardı.

İbraniceyi yayma ve kültürel bir yeniden doğuş kaygısıyla, Yahudiler eşine az rastlanan eğitim sistemlerini de geliştirdiler. Yahudi Ajansı’nın bünyesinde, kendi siyasal işlerini diledikleri gibi yürütebildiler. Yahudi topluluğu hedeflerine yönelirken Filistin´de kendinden başka kimse yokmuş gibi davranıyor, hayat düzeyi ve eğitimi Arap topluluğunu kendinden aşağı görmesine yol açıyordu.

Araplar için, Yahudilerin pek öğündükleri bu kuruluşlar katlanılması imkânsız bir yabancı müdahalesiydi. Yahudi işçi kullanma politikası ve Arap köylüsünün topraklarından atılması, savunmasız ve geçinme olanaklarından yoksun Arap şehir proletaryasının oluşması sonucunu doğurdu. Düşmanlarının örgütçü yanı ve canlılığı altında ezilip itilen Filistin Arapları, çok geçmeden üzüntü, kuşku ve sonunda nefret, duygularıyla dolacaklardı. Geçen her gün iki topluluk arasındaki uçurumu genişletmekten başka şeye yaramıyordu.

Başlangıçta Araplar, hem ilkel, hem de içgüdüsel tepkilerle yetindiler. Henüz, sanayi devrimini başlatmamış bir dünyada yaşıyorlardı, sömürge halklarının sorumsuzluğuna alışmışlardı, geleneksel bir kadercilik bu tutumlarını destekliyordu; ulusal istekler yönünde pek örgütlenmediklerinden içgüdüleriyle en verimli sandıkları tutumu, reddetme yolunu seçiyorlardı. Arap dinamiği Siyonizm’den elli yıl geri kalmıştı.

Aşırı çözüm yollan aramaya mahkûm olan "Araplar, her türlü uzlaşmayı reddediyorlardı. Onların gözünde Yahudilerin istekleri hiç bir temele dayanmadığından, bunları tartışmanın bile isteklere bir geçerlilik başlangıcı sağlayacağını sanıyorlardı. Kaç kere, şeflerinin bağnazlığıyla desteklenen tutumları, Filistin Yahudilerinin gelişim hızını önleme ve kendi haklarını açıklıkla tanım-lama fırsatlarını kaçırmalarına sebep oldu. Bunun yerine, Arapların kini belirli aralıklarla, 1920´de, 1929’da ve 1935 - 36 yıllarındaki İngiliz hakimiyetine karşı girişilen açık başkaldırmalarda şiddet patlamalarına yol açtı.

Ulusal Yahudi Yuvası bütün bu fırtınalar gibi, en büyük düşmanı olan yeni göçmen yokluğunu da atlattı. Sonra Hitler´in iktidara gelişi Filistin-kıyılarına dört yılda atmış binden fazla insan attı. Yahudi yatırımları aynı ölçülerde gelişti. İngiliz mandasının ilk on beş yılında seksen milyon İngiliz lirası sağladılar ki, bu para aynı dönem içinde İngiltere’nin Filistin’e ayırdığı bütçenin aşağı yukarı iki katıydı. Arapların şiddete başvurmalarının sonucu, Yahudilerin korunmalarım sağlamak için çoğu kez kayıtsız davranan İngiliz ordusuyla polisine değil, kendi kendilerine güvenmek gerektiğine inanmaları oldu. Bu keşiften önce bir milis, sonra oldukça karışık bir muhafız örgütü, en sonunda da Haganah adını taşıyan gizli ordu ve bu ordunun en seçkin birliği Palmach doğdu.

İkinci Dünya Savaşı Arap - Yahudi anlaşmazlığına kısa bir süre ara verdi. Ama Nazi Almanya’sının gaz odalarıyla insan yakılan fırınlarından yeni çatışma nedenleri doğacaktı. Savaş sona ererken, iki düşman topluluğun şefleri savaşın sonuyla birlikte

Filistin’de kaçınılmaz şekilde başlayacak olaylara hazırlanmaya koyuldular.1945 yılının ilkbahar başlangıcında Tel - Aviv’deki Keren Kayemet sokağının 15 numaralı binasını öteki kırmızımsı beton binalardan ayıracak hiçbir belirti yoktu. Her yerde aynı tuğla siperler birinci kat pencerelerini örtüyordu, şehrin Alman Hava Kuvvetlerine bağlı uçaklar tarafından bombalandığı günlerin anısıydı bu. Bir küçük pencerenin ardında, başına Rus köylülerinin yemenilerinden saran kısa boylu Kadın, az önce kocasıyla birlikte üzerinde birkaç dilim domates ve salatalıkla yoğurt ve kara ekmek yedikleri mutfak masasını topluyordu.

Hemen mutfağın üstünde, yüzlerce tarih ve felsefe kitabının yığıldığı dağınık çalışma odasında, David Ben Gurion bir ziyaretçi kabul ediyordu. Açık pencereden denizin hışırtısı kulaklarına geliyordu. Kitaplarla kaplı bu oda Ben Gurion´un fildişi kulesi, her akşam okumak ve çalışmak için çekildiği sığınağıydı. Yahudi lideri her gece tekrarlanan bu uğraştan ayırabilecek olaylarla insanlar pek azdı. Yine de David Ben Gurion, karşısında oturan adamla bütün gece konuşmak isterdi.

Birleşik Amerika hükümetinin önemli bir üyesi, olan bu adam, birkaç hafta önce olağanüstü bir buluşmaya katılmıştı. Kırım’daki küçük Yalta şehrinde, üç büyükler onun gözleri önünde savaş sonrasının dünya haritasını çizmişlerdi. Şimdi, büyülenmiş gibi dinleyen ev sahibine Franklin Roosevelt, Winston Churchill ve Joseph Stalin arasında geçen, konusu da Filistin’den başka şey olmayan özel bir konuşmanın ayrıntılarını anlatıyordu. Konuşma sırasında. Stalin, çok sinirli bir havayla Churchill’e doğru dönmüştü. Filistin Araçlarıyla Yahudileri sorununun tek çözüm yolu olduğunu söylemişti İngiliz’e; bunun da avukatlığını yapacaktı.

Stalin’in öngördüğü çözüm yolu bir Yahudi devletinin kurulmasıydı.Açıklama Ben Gurion’u allak bullak etmiş gibiydi. Kimse bunun büyük önemini Ben Gurion kadar iyi kavrayamazdı. Yıllar sonra, Filistin´de bir gün Yahudi devletinin kurulacağı yolundaki kesin inancının ilk kez o an kafasına yerleştiğini hatırlatacaktı. Belki bir, iki ya da üç yıl geçecekti ama niyetleri kendisine açıklanan Sovyetler Birliği’yle kendi bünyesindeki Yahudilerin gücüne kayıtsız kalamayan Birleşik Amerika’nın ortak baskısı sonucu, İngiltere’nin Yahudi İsteklerini kabul edeceğine İnanıyordu artık.

Ben Gurion koltuğuna gömüldü ve aldığı haberin sonuçlan üzerinde düşünmeye koyuldu. Yıllar boyu, Siyonistlerin başlıca çabası Yahudi halkının bir devlet kurma hakkının geri kalan devletlerce tanınmasına yönelmişti. O günden sonra, bütün öncelik bu devletin korunmasına tanınmalıydı. Ben Gurion büyük devletlerin halkına bir siyasal kimlik verme gücüne sahip olduklarını biliyordu ama, birleşecek Arap devletleriyle askeri bir çatışmaya girmelerini önlemeyeceklerinin de farkındaydı. Bu çatışma 1936 yılındaki gibi, Haganah’ın yeraltı birliklerini birkaç gerilla çetesiyle değil, uçaklara ve zırhlı birliklere sahip düzenli Arap ordularıyla karşı karşıya getirecekti. Çatışma anı gelip çattığında da, Yahudilerin yaşaması sadece hazırlanma derecelerine bağlı olacaktı.

David Ben Gurion kendisine verdiği olağanüstü haberden ötürü ziyaretçisine hararetle teşekkür etti. Bundan böyle, bütün gücü Filistin Yahudilerini savaşa hazırlama yolunda harcanacaktı. Onları çatışma anında hazır bulundurmaya bizzat dikkat edecekti.

1945 ilkbaharında, Berlin üzerinde uçan bombardıman uçaklarının gümbürtüleri kızıl sakallı bir Filistin Arabı için davasını benimsediği bir ülkenin yenilgisi, ve kendi umutlarının yıkılışı anlamına geliyordu. Kudüs Müftüsü Muhammet Sait Hacı Emin el Hüsseyni bahsi kaybetmişti.

Dört yıl süreyle, 6 Nisan 1945 sabahı terk etmeye hazırlandığı Berlin’in Goethe sokağındaki bu konforlu villada, Nazi Almanya´sını başta gelen yöneticilerini kabul etme imtiyazına ermişti. Bütün Avrupa’dan ve Doğu’dan, Nazi başkentinde sofrasının ün salmasına yol açan seçkin yiyecekler getirtmişti. Périgord ve Strazburg´un kaz ciğeri, Hazar Denizi’nin Mersin balığı ve havyarı, nar, Hint kirazı ve Doğu’nun tatlıları. Himmler, Goebbels von Ribbentrop bu beyaz sarıklı, tatlı ve hafif sesli, hareketleri çok ki bar adamın konukseverliğinden yararlanmak üzere evine gelmişlerdi.

Ben Gurion’un Amerika´lı ziyaretçisiyle yaptığı görüşmeden sadece birkaç dakika sonra, Kudüs Müftüsünün masasında hazır bulunan tek Alman temsilcisi Mercedes arabasının SS birliklerine bağlı şoförüydü. Tabağında da, Alman dostlarının ancak hayvanlara verebilecekleri, Mısırlı fellâhlarının günlük yiyeceği olan sirkeli bakla ezmesinden –Ful’dan– başka şey yoktu. Masanın çevresinde de, eski cenaze sofralarının ağlayıcıları gibi, 1941 Ekiminde bir İtalyan diplomatının uşağı kılığına girip İngilizlerin kurduğu kapandan kurtulduğu ve Tahran’dan Türk sınırına kadar yürüyüp oradan Alman başkentine ulaştığı sıra kendisini izleyen bir düzine kadar Arap vardı.

1929 yılından beri Filistin Araplarının lideriydi. Acımasız, becerikli, kendini beğenmiş, siyasi entrikalar çevirmekte şaşırtıcı bir yeteneğe sahip olan Hacı Emin, Filistinlilerin kendi Ben Gurion´ları olarak seçtikleri adamdı.

Almanya’nın zaferinin hedeflerine varmasını sağlayacağına, yani Yahudileri Filistin´den ve İngilizleri Orta Doğu’dan kovmak için üstünlüğünü yurttaşlarına kabul ettireceğine inanan Hacı Emin, kaderini Nazilerin kaderine bağlamıştı. Kişisel prestijini ve Kudüs Müslüman topluluğunun dinsel şefi olarak sağladığı üstünlüğü onların emrine vermişti. Almanya’nın zaferi kazanması için elinden ne gelirse yapmıştı; İngiliz hatlarını gerisine Arap sabotajcılar yollamış, SS’lerin Müslüman Yugoslavlardan iki tümen kurmalarını desteklemiş, Almanların Tunus ve Libya’ya girmelerini kolaylaştırmış, hatta kendisine inanmak istemeyen Alman Savunma Bakanlığına, müttefiklerin Kuzey Afrika’ya yapacakları çıkarmanın tarihini kırk sekiz saat önceden bildirmişti. Ünlü «Son çözüm yolundan» haberliydi ve Himmler´in gaz odalarına gidecek kurbanlardan hiçbirinin kaderinden kurtulup Filistin’e dönmemesi için elinden geleni yapmıştı. 1943 yılında, dört bin Yahudi çocuğunun Bulgaristan’dan Filistin’e gönderilmesini önlemek İçin bizzat Ribbentrop’a başvurmuştu. O da Ben Gurion gibi, savaşın bir sonraki aşamasını hazırlamak zorundaydı.

Hacı Emin özel muhafızı olan SS askerini, Kızılhaç’ in savaş tutsakları için hazırlattığı paketlerle dolu çuvalı aldırmak üzere arabasına yolladı. Bunları ses çıkarmadan masasında oturan adamlara dağıttı. Sonra elini siyah giysisinin kıvrımları arasına soktu ve bir deri cüzdan aldı, cüzdanı dolduran kalın İsviçre frangı, dolar ve İngiliz altını belgeleri destesini çıkardı. Bunları saydı ve özenle on, on iki desteye ayırıp arkadaşlarından her birinin önüne koydu.
              
 

 
 
 Üç yıl önce, Alman ordularının zaferi toplarının namlularında tuttuklarının sanıldığı sırada bir şey belli etmeyen keskin mavi bakışıyla adamlarına şöyle dedi:
— Burada işimiz bitmiştir. Herkes Filistin´e dönmenin bir yolunu bulmalı. Orada savaşımız başka esaslar üzerinde yeniden başlayacaktır.
            Sonra yerinden kalktı ve kısa, kesin adımlarla odadan çıktı.
 
        Bu esrarlı kişinin meslek hayatı, İslâm kültürünün tapınağı sayılan Kahire’deki ünlü El Ezher Üniversitesi sıralarında başlamıştı.- Ama tanrıbilime karşı her türlü, eğilimden yoksun oluşu, dinle ilgili konular karşısında canının sıkılışı yüzünden, yaradılışına daha uygun düşen bir çağrıya cevap verip Osmanlı ordusuna subay olarak katılmıştı. Işıltılı kızıl saçları, gözlerinin keskin mavisi ve parıldayan kılıcıyla öylesine gösterişliydi ki, kısa sürede Kudüs’teki Arap milliyetçilerinin, ardından da İngilizlerin dikkatini çekti ve gizli ajan olarak onların hizmetine girdi. Araplara verdikleri sözlerden haberli ve İn-giltere´nin halkını özgürlüğe kavuşturacağından emin, ateşli bir İngiliz dostu oldu.
 
             Bir süre sonra, Lord BaIfour’un açıklaması ve Sykes-Georges-Picot anlaşması ona acı bir şekilde İngilizlerin ihanetini gösterdi. Hacı, Emin İngilizlerin en amansız düşmanı olacaktı. Bundan böyle nefretlerinin sıralanmasında İngilizler Yahudilerin önüne geçecekti. Sudan´daki İngiliz yönetiminde yapmakta olduğu danışmanlık görevinden ayrıldı ve Kudüs’e döndü. Orada, Filistin’e Yahudi göçünün uyandırdığı ilk nefret belirtilerinin yayılmaya başladığı, doğduğu şehrin sokak ve çarşılarında, Hacı Emin gerçek eğilimini buldu.
 
      Henüz belirsiz olan heyecanlara büyük bir ustalıkla yön vererek, kahvelerdeki hoşnutsuzluğu yığınların korkunç patlamalarına çevirmeye koyuldu. 1920 yılının paskalyaya rastlayan bir pazar günü, halkın öfkesini sabırla sömürmesi Kudüs´ün göbeğinde kanlı bir çatışmaya yol açtı. Bu çatışmada, altısı Arap altısı Yahudi, on iki kişi öldü. Dökülen ilk kanla, o pazar günü Kudüs’ün elde edilmesi için yeni bir savaş başlıyordu. Bundan böyle, Filistin’in kaleleriyle ovaları İngilizlerin elindeyse, kenar mahalleleri, çarşıları ve köyleri Hacı Emin´indi.
 
             Bu ayaklanmanın patlak vermesindeki rolü, gıyaben on yıl hapse mahkûm edilmesine yol açtı. Ama dehasının belirtisi olan bir kurnazlıkla, İngiliz adaletinin elinden kurtulup Ürdün’e geçebilmeyi başardı. Sürgünü kısa sürdü. Kısa süre sonra, Müslüman Filistin’in en önemli dinsel görevi boşaldı. Müslüman ileri gelenlerinin teklif edecekleri üç kişilik listeden bir aday seçip bu göreve getirmek İngiltere´ye düşüyordu. Listede Hacı Emin’in adı olmadığı halde, sonunda o seçildi. 1922 Martında, aslen Yahudi olan Filistin’deki İngiliz Yüksek Komiseri Sir Herbert Samuel´in elinden, İslâm’ın üçüncü kutsal şehri Kudüs Baş Müftülüğü görevini aldı. Bu gözü pek siyasal seçimle, İngiltere en amansız düşmanının elini kolunu bağlamayı umuyordu.
 
          Bir süre, bu karar özellikle ustaca bir manevra gibi göründü. Hacı Emin sessiz oturuyordu. Gerçekte, düşmanlarına saldırmaktan çok daha önemli işleri vardı. Tam bir doğulu sabrıyla, gücünün temellerini sağlamlaştırmaya koyuldu. Önce Yüksek İslâm Kurulu Başkanlığına seçilmeyi sağlayarak, Filistin’deki dinsel fona yatırılmış Müslüman paralarını kullanma yetkisini ele geçirdi. Sonra mahkemeleri, camileri, okulları ve mezarlıkları hâkimiyeti altına aldı. Öyle ki, hiçbir Filistin Müslüman ona başvurmadan doğamaz ya da gömülemezdi. Hiç bir şeyh, hiç bir öğretim üyesi, en ufağından bile olsa hiçbir memur, önce Müftüye bağlılığını ispatlamadan maaş alamazdı. Hacı Emin ülkesinin aydın kesimlerine karşı nefret ve şüphe besliyor, taraftarlarını bilgisizliğin kalelerinden, kenar mahallelerle köylerden toplamayı yeğliyordu. Oralarda, parayla silâhın her türlü bağlılığı perçinleyeceğini biliyordu.
 
             24 Eylül 1928, Yahudilerin Yom Kippour bayramını kutladıkları gün, Hacı Emin altı yıldır sürdürdüğü ateşkesi bozmaya karar verdi. Halk yığınlarının dinsel bağnazlığını kışkırtmak için daha sudan bir bahane bulunamazdı. O gün, Yahudiler Ağlama Duvarının ortasına bir paravana yerleştirmişlerdi. Bu paravananın amacı da, dua etmekte olan erkeklerle kadınları ayırmaktı. Herkese önemsiz gelen bu girişim, Kudüs’te dinsel dengeyi bozacak en ufak harekete ne denli dikkat edildiğini bilen Hacı Emin için çok önemliydi. Yahudileri Araplara ait kutsal bir yeri çiğnemekle suçlayıp, aslında amaçlarının Hazreti Muhammet’in üzerinden gökyüzüne çıktığı kayayı ele geçirmiş olduğunu söyleyerek, halkının dinsel bağnazlığını güçlü bir protesto hareketine çevirdi.
 
           Ama gerçek gövde gösterisi bir yıl sonra, 1929’un Ağustos ayında başladı. Bu kez, yangın bütün ülkeye yayıldı. Söndüğünde de, yüzden fazla Yahudi ölmüş ve Hacı Emin Filistin Araplarının tartışılmaz lideri olmuştu. Altı yıl sonra, taraftarları başarılı birkaç gerilla hareketine giriştiler. Hacı Emin halkın ölüme hazır olduğunu sandı ve Cihad-ı mukaddesi, kutsal savaşı ilân etmeye karar verdi. İngilizleri Filistin’den kovmayı ve Yahudi sorununun çözümlenmesinde şartlarını kabul ettirmeyi hesaplıyordu.
 
            Olay altı ay sürecek bir genel grevle başladı. Sonra, İngilizlerin pes etmediği görülünce, grev silahlı ayaklanmaya çevrildi. Önce İngiltere’ye ve Yahudilere yönelen ayaklanma, kısa süre sonra bu iki hedeften sapıp Araplar arasındaki bir iç savaş halini aldı. Bu ayaklanmadan faydalanarak, Hacı Emin otoritesine karşı çıkabilecek herkesi, özellikle kendi ailesine rakip büyük aileleri, Naşaşibi´leri, Halidî’leri ve Dacani’leri temizlemeye koyuldu. İngilizceyi çok iyi konuştukları ve okudukları gerekçesiyle, büyük toprak sahipleri, tüccarlar, öğretmenler, hükümet görevlileri, memurlar Hacı Emin’in katillerinin kurşunlarıyla can verdiler. Şehirlerde, cinayetler genellikle sabah erken, Arap geleneği uyarınca erkekler çarşıda alışveriş yaparlarken İşleniyordu. Bir gölge kurbanının ardına süzülüyor, giysisinin kıvrımları arasından bir tabanca çıkarıyor, ateş edip kayboluyordu. Köylük yerlerde gece adam öldürülüyordu. Bir komando kurbanın odasına dalıyor ve yatağında onu temizliyordu. İki binden fazla Arap, Müftü’ye bağlı katilerin kardeş kurşunlarıyla böyle can verdiler.

              

Yahudi cemaatinde genç şeflerin ve bir gün Filistin´deki en büyük güç olan toplumsal kuruluşların sayısı artarken, Hacı Emin Arapları aynı kaynaklardan yoksun bıraktı. Dinsel bağnazlığının taşkınlıklarıyla gelişimi ve akıl yolunu boğazlayarak, ülkesinin en seçkin kişilerini cahil köylülerinin tüfekleriyle yıldırıp şef olacak nitelikte koca bir kuşağı korku ve sessizliğe itti.

 
           Buna karşılık, kendi çevresinde şaşırtıcı güvenlik tedbirleri alıyordu. Bu ince görünüşlü, tırnakları manikürlü adam kurşungeçirmez yeleğini giyip altı zenci muhafızını yanma almadan dışarı çıkmazdı. Yalnız zırhlı bir Mercedes arabayla gezer ve buluşmalarına ya erken ya da geç gelir, asla saatinde buluşma yerine varmazdı.
 
             İngilizler sonunda onu tutuklama kararı verdiklerinde, Müftü elini daha çabuk tuttu ve kaçtı. Dilenci kılığında, Eski Şehir’in duvarlarını tırmanıp aştı. Duvarların öteki yanında kendisini bir eşek Gethsemani’ye götürmek üzere bekliyordu. Oradan da arabayla Yafa’ya vardı. Beyrut’tan, Fransız yetkililerinin hoşgörülü bakışları önünde Filistin’deki başkaldırmanın iplerini çekmeye devam etti.
 
             1939 yılının bir Eylül akşamı, dostlarından birine: «Almanların İngilizlerden daha iyi olduklarına inanıyor musunuz?» sorusunu sorduğunda, cevabı kendi kendine vermişti bile. 1936 yılından beri Nazilerle ilişkisi vardı. Fransız polisi tarafından kibarca Lübnan’ı terk etmesi istenildiğinde Bağdat’a sığındı ve bu kez, Almanya´nın yardımıyla Irak´taki İngiliz yanlısı rejimi devirmek isteyen yeni bir komploya katıldı. Ama sürgün Müftü’yü eninde sonunda Hitler’le buluşmaya götürecekti. Ve, 1941 Eylülünde geldiği Berlin’den 1945 ilkbaharında, Nazi yenilgisinin kargaşalığında ayrılıp geri dönüyordu.
 
             Berlin’de yediği son yemekten altı hafta sonra, Hacı Emin Hüseyni Paris’in Charche- Midi cezaevinde konuktu. Avusturya’ya geçtikten sonra, Alman Hava Kuvvetlerine bağlı bir eğitim uçağıyla İsviçre´ye sığınmaya kalkışmıştı. Geri çevrilince de, Fransız yetkililerine teslim olma yolunu seçmişti. Paris yolu Hacı Emin’i Nuremberg’den başka yere götürmeyecek gibiydi. Orada da savaş suçluları arasında seçkin bir yer alacağa benziyordu. Dosyası çok yüklüydü. Hacı Emin´i suçlayan tanıklıkların çoğu Almanya’da, en sevdiği oda hizmetçisi tarafından büyük bir sabırla biriktirilmişti. Kadın, Hacı Emin’in çalışmalarını denetlemek için Yahudi Ajansı tarafından hizmetine verilmiş bir Yahudi’ydi. Görevine öyle bir bağlılık göstermiş, öyle bir çalışmıştı ki, Müftü giderken kadına minnetinin çok özel belirtisi olan yüklü bir bahşişle veda etmişti.
 
          Yine de Nuremberg, Hacı Emin’in Paris’ten sonra gideceği yer olmayacaktı. Suriye ve Lübnan’dan çıkarılmalarından sorumlu tuttukları İngiltere’ye karşı biraz kırgın olan Fransızlar, müttefikleri için çok rahatsız edici ve tehlikeli bir adamı elde tutmaktan hoşlanmıyor değillerdi. General de Gaulle´ün durumuyla bizzat ilgilendiği söylenerek Müftü uyarıldı. Kendisiyle birlikte yola çıkan birkaç sadık adamıyla, Paris dışındaki bir villâya yerleşmesine izin verildi. Orada polisçe rahatsız edilmeden gözaltında tutuluyordu.
 
         Öteki sömürgelerindeki Müslümanların öfkesini uyandırma tehlikesiyle karşılaşmamak için, İngilizler sonunda Hacı Emin’in Nuremberg Mahkemesine çıkarılmasını istemekten vazgeçtiler. 1946 ilkbaharında, o sıra Birleşik Amerika’yı ziyaret eden Fransız Başbakanı Léon Blurn’u birkaç Amerikalı Siyonist şef ziyarete geldi.
 
         Müftü´nün verilmesine karşılık, Fransa´nın Amerika’dan ekonomik yardım alacağını vadettiler. Siyonizm dâvasına yakın olan Blum, bunu kabul etti. Ama Dışişleri Bakanı Georges Bidault, bu pazarlığı bozdu. O sıra Hacı Emin’e Fransız topraklarından çıkmasının istendiği bildirildi. 29 Mayıs 1946 günü, sakalını tıraş ettikten, yanına da sahte bir Suriye pasaportuyla yine sahte bir Amerikan askerlik belgesi aldıktan sonra, Kahire’ye giden T.W.A. uçağına bindi.
 
      Dört gün sonra, Kudüs’teki genel karargâhına üç kelimelik bir telgraf geldi: «Baba geri dön.» O günden sonra Filistin Araplarının komutası kaçınılmaz şekilde, bu gözü dönük ve uzlaşmaz kişinin eline düşüyordu.

      

Sonraki on sekiz ayı, David Ben Gurion gibi Hacı Emin Hüsseyni de, karşılıklı kaçınılmaz gördükleri çatışmaya halkını hazırlamakla geçirdi. Lübnan’ın Aley tatil kasabasındaki otel odasından, Birleşmiş Miletlerde Filistin´le ilgili görüşmelerin son dönemini kelimesi kelimesine izlemişti. Filistin´in bölünmesine karar veren oylamayla 15 Mayıs 1948 günü İngilizlerin gidişi ve İsrail Devletinin resmen doğuşu arasında geçen altı ay boyunca boş durmayacaktı. Ertesi sabah güneş doğunca Kudüs’e telefon açtı, yeniden başlatacağına yemin ettiği savaşın ilk hazırlıkları için talimat verdi. Ve yirmi yedi yıl önce, bu işlere yeni atıldığı sıra yaptığı gibi, çatışmaları en iyi bildiği yerlerden, Kudüs´ün kenar mahalleleriyle çarşılarından başlatma yolunu seçti. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. Dünya Savaşı sırasında İran, Sovyetler ve İngiltere tarafından işgal edilince Hacı Emin Türkiye, Bulgaristan ve İtalya üzerinden Berlin’e gitti (1941). İngilizler tarafından kellesi isteniyordu ve bu sebeple Ortadoğu’daki herhangi bir ülkeye sığınması mümkün değildi. 28 Kasım 1941’de Hitler’le yaptığı bir buçuk saat süren görüşme ve sonrasında Sovyetlere karşı Balkan Müslümanlarından oluşturulan birliklere öncülük etmesi birçok tartışmayı da beraberinde getirdi.

 

Bu görüşmede Müftü, Hitler’den Araplara hitaben bir deklarasyon yayınlamasını istemiş; buna karşılık kendisi de İngiliz sömürgesi altındaki Arap halklarını ayaklandırmayı vaat etmişti. Hitler görüşmede bu talep için erken olduğunu vurgulamıştı. Bu, ancak Alman orduları Kafkaslar’a ulaştığında mümkün olabilirdi.

 

Hitler’le yaptığı zorunlu ittifak yüzünden el-Hüseynî bugün Nazilerin katliamlarına ortak olmakla suçlanıyor. Oysa Nazilerin Yahudilere nefreti daha 1933’te kendini göstermişti. 1939’da Polonya’nın işgalinden sonra toplama kamplarına tıkılan Yahudiler burada insanlık dışı uygulamalara maruz kaldılar. 

 

 

Yahudilerin topluca katledilmeleri ise Müftü-Hitler görüşmesinden önce, 1941 yılının Temmuz’unda çoktan başlamıştı. Üstelik Hıristiyan Avrupa’nın Yahudi katliamı için başkasının rehberliğine pek ihtiyacı yoktu. Avrupa tarihi Yahudilere yönelik katliam örnekleriyle dolu. Gerçekler bilinse de Siyonistler bu olayı propaganda amaçlı kullanmaya devam ediyorlar 

 

 

 

 

 

 
         

 

 

KUDÜS MÜFTÜSÜ

HACI EMİN EL-HÜSEYNÎ

Sultan II. Abdülhamid döneminde Osmanlı Kudüs’ünde dünyaya gelen Hacı Emin’in doğum tarihi için farklı tarihler verilmekte (1893-1895-1897). Kudüs’ün yönetiminde söz sahibi olan seçkin bir ailenin Hüseynîlerin bir ferdi olarak dünyaya geldi. Arada kesintiye uğrasa da 17. yy´dan 20. yy´ın başlarına kadar Kudüs müftülüğü yapan Hüseyniler vakıfların idaresi, Mescid-i Aksa’daki dinî ve hukukî vazifeleri yürütüyorlardı.

Filistin -Osmanlı yönetimindeki bütün Arap vilayetleri gibi- son dönemlerdeki hezimetlerden fazlasıyla etkilenmişti. İkinci Meşrutiyet döneminin ardından gelen Trablusgarp ve Balkan Harplerini 1. Dünya Savaşı izledi. İngiltere’nin emperyalist emellerini enselerinde hisseden Filistinliler ayrıca 19. yy  sonlarında başlayan yoğun Yahudi göçlerinden de tedirgindiler. Bu ortamda Filistinli aydınlarının çözüm arayışları da tenakuz halindeki üç düşünceye dayanıyordu: Osmanlıcılık, İslam birliği ve milliyetçilik. Hacı Emin’in zihin dünyası ve fikirleri de bu ideolojilerden fazlasıyla etkilenmişti.

 

 

 

Hacı Emin ilk eğitimini babası Kudüs Müftüsü Tahir el-Hüseynî’den aldı. Çok iyi derecede Osmanlıca öğrendi. Ayrıca İngilizce, Fransızca ve Almanca da konuşabiliyordu. 1911’de kuzeniyle birlikte Kahire’ye giderek iki yıl kadar Ezher’de İslam ilimleri tahsil etti. Burada dönemin önemli düşünürlerinden Muhammed Abduh ve Reşit Rıza’dan felsefe, tefsir ve İslamî hareketler üzerine dersler aldı. 1913’te annesiyle birlikte ifa ettiği hac vazifesi ona isminin ayrılmaz bir parçası haline gelen “Hacı” lakabını kazandırdı. 1914’te ailesini görmek için Kudüs’te bulunduğu sırada 1. Dünya Savaşı patlak verdi ve bu yüzden Kahire’deki eğitimini yarım bıraktı.

 

1. Dünya Savaşı başlayınca Osmanlı ordusuna katılmaya karar veren Hacı Emin 1914’te İstanbul’da Mekteb-i Harbiye’ye yazılır. Ardından topçu subayı olarak vazifeye başlar. İzmir ve Karadeniz’de bir süre görev yapan Hacı Emin 1916 yılının Kasım’ında hastalanınca İstanbul’da bir hastaneye yatırılır. Nüfuzlu bir tanıdığının aracılığıyla izin alarak 1917’nin başlarında Kudüs’e döner. 

Turan Kışlakçı Umran dergisindeki makalesinde -Mehmet Niyazi Özdemir’in beyanına dayanarak- onun İstanbul’dayken Teşkilat-ı Mahsusa’ya girdiğini ileri sürer. Ancak bu bilgiyi teyit eden başka bir kaynak bulunmuyor. Öte yandan Philip Mattar ve bazı tarihçiler onun Şerif Hüseyin isyanına destek verdiğini iddia ediyorlar. Buna göre o, Filistin’den topladığı 2000 kişilik bir kuvvetle Emir Faysal’ın ordusuna katılmıştı. 

2 Kasım 1917’de yayınlanan Balfour Deklarasyonu’ndan kısa bir süre sonra İngilizler Kudüs’ü işgal etti. Böyle bir ortamda Filistin’in bağımsızlığı için siyasî çalışmalara başlayan Hacı Emin 1918’de işgale karşı Filistin’de kurulan ilk siyasî teşkilatın, yani en-Nadil-Arabî’nin başına geçti. Aynı yıl bu teşkilattaki arkadaşlarıyla Yahudilerin Balfour Deklarasyonu’nun 1. yılını kutlamak için yaptıkları yürüyüşü protesto ettiler ve yine 1919’da çıkan isyanda ön saflarda yer aldılar.

 

1920 Nisan ayında İngilizler onu tutuklamak isteyince Şam’a kaçtı. Bu dönemde onun kurtuluş için öngördüğü çözüm Filistin’in Faysal’ın krallığı altında Suriye ile birleşmesiydi. Bu sebeple Arap birliği fikrine dört elle sarıldı. Ancak onun Arap birliğine inandığı bu süreç Faysal’ın Fransızlar tarafından Suriye’den kovulmasıyla sona erecekti.

İngilizler tarafından 10 yıl hapse mahkûm edilen Hacı Emin, Emir Faysal Suriye’den çıkartılınca Ürdün’e geçti. Bu sırada İngiliz Yüksek Komiserliği’ne yeni atanan Herbert Samuel tarafından affedildi.  

21 Mart 1921’de Kudüs Müftüsü Kamil el-Hüseynî’nin ölümü Kudüs’ün güçlü aileleri arasındaki rekabeti tekrar körükledi. Carallah ailesi, Halidiler, Büdeyrilerin talip olduğu müftülük yarışına Hacı Emin de katıldı. Büyük aileler arasında yapılacak seçimde pek şansı yoktu, çünkü seçilen kişinin İngiliz Yüksek Komiseri’nden onay alması gerekiyordu. Nihayetinde yeni müftü İngiliz idaresinin menfaatleri doğrultusunda belirlenecekti. Ancak sonuç hiç de tahmin edildiği gibi olmadı. Karmaşık bir şekilde işleyen bu süreç Hacı Emin’e -şûrada en az oyu almasına rağmen- müftülük yolunu açtı. Silah ve Zeytin Dalı kitabında David Hirst de onun şiddet konusundaki tavrını değiştirmesi ve düzeni korumaya söz vermesi karşılığında müftü atandığını belirtir. 1921’de müftü olan Hacı Emin’in yetkileri genişletildi. Şer’i mahkemeleri, camileri ve vakıfları başkanı seçildiği Yüksek İslam Konseyi altında birleştirdi. Vakıf arazilerinin Siyonistlere satılmaması için tedbirler aldı. Toprak satışlarını engellemek için fetvalar çıkardı, maddi sıkıntılar yüzünden arazilerini satmak isteyenlerin mallarını vakıflar adına satın aldı. Yetimhaneler, hayır kurumları, okullar ve spor merkezlerinin kurulmasına öncülük etti.

Filistin davasına İslam ülkeleri arasında dikkat çekmek amacıyla 1931’de Kudüs’te İslam Kongresi’nin toplanmasını sağladı. İzlediği yönteme bakıldığında onun da Kudüs’ün diğer liderleri gibi itidalden yana olduğu görülmektedir. Bu yüzden de İngiliz yanlısı olmakla suçlandı. Buna mukabil İngilizler ve Yahudiler tarafından da radikal örgütlenmelere liderlik etmek ve el altından şiddeti örgütlemekle suçlanıyordu. Gerçekten de o, 1936’daki çatışmalara kadar silaha sarılmadı. 

2. Dünya Savaşı başlayınca Lübnan’da da can güvenliği kalmayan Kudüs Müftüsü Irak’a gitti. Birkaç ay sonra Bağdat’ta Arap Ümmet Partisi’ni kurdu. Partinin hedefi emperyalizmle mücadele ve bunun için Arapları organize etmekti. Bu doğrultuda İngiliz yanlısı yönetime karşı Mayıs 1941’de gerçekleştirilen darbe başarılı olduysa da aynı yıl içinde karşıt bir ikinci darbeyle akamete uğratıldı. Siyonist örgüt Irgun’un kendisine yönelik suikastından kıl payı kurtulmayı başaran Hacı Emin’in artık Irak’ta kalması mümkün değildi. Bu sebeple İran’a geçti.

 

 

 

İSRAİL´İN İLK BAŞBAKANI

DAVİD BEN-GURİON

 

DAVİD BEN-GURİON 1886 yılında Polonya´da dünyaya geldi. Babası siyonist bir gruba üye olan Ben Gurion, okul yıllarında babasının yolunu takip ederek siyonist grupların içinde faaliyet göstermeye başladı. Fakat o daha ziyade dinden uzaklaşarak politik siyonizme doğru kaydı.

 

Henüz yirmi yaşlarında iken o dönem Osmanlı toprakları olan Filistin´e göç etti. İlk yerleşim birimlerinin portakal bahçelerinde ve şarap mahzenlerinde çalışmaya başladı. O dönemde Osmanlı topraklarında gizli faaliyet gösteren Sion Çalışanları örgütünde etkin rol oynadı fakat burada da örgüte muhalif tavır takındı. Örneğin göçmenlerin ve yerleşimcilerin kendi işlerini Diaspora´nın müdahalesi olmadan yürütme hakkını, İsrail´e göç etmenin her parti üyesinin zorunluluğu olduğunu ve İbranice´nin partisinin tek dili olması gerektiğini savundu.

 

 

I. Dünya Savaşı ile birlikte İngilizler´le işbirliği içine giren Siyonist örgütün önde gelenlerinden olan Ben Gurion, dönemin iktidarı tarafından yurt dışına sürgüne gönderildi. Ben Gurion, New York´a gitti ve orada da siyonist faaliyetlerini sürdürdü. Özellikle I. Dünya Savaşı sırasında İngiltere hariciye sekreteri Arthur Balfour´un geliştirdiği “"Majestelerinin hükümeti Filistin´de Yahudi halkı içi milli bir anayurdun kurulmasına olumlu bakmaktadır.” deklarasyonuna uygun olarak faaliyetlerini hız kazandırdı. New York´ta Ahdut ha-Avoda´yı (Birleşik Çalışma Partisi) kurdu.

  

1934 yılında İsrail´e gerin döndü ve bugünkü İsrail gizli servisi Mossad´ın ilk nüveleri olan Yahudi Ajansı´nı kurdu. Bu ajans İsrail devletinin kurulmasında önemli faaliyetlerde bulundu, dağınık olan Yahudi toplulukların birleşmesinde çok etkin rol oynadı. Ben Gurion´un özellikle bu dönemde İngiltere´nin Filistin politikasına karşı ser tedbirler aldığı göze çarpmaktadır. Nihayet Mayıs 1948´de İsrail´in ilk başbakanı olarak İsrail´in kuruluş belgesini dünyaya deklare etti.

 

Ben-Gurion, İsrail Bağımsızlık Savaşı´nı yönetti. 1954 ve 1955 yılları hariç Başbakanlık görevinde 1953 yılına kadar kaldı. Başbakan olarak ülkenin önemli kurumlarının kurulmasına öncülük etti. Ülkenin gelişimini hedefleyen önemli projeleri yönetti. Yahudilerin Arap ülkelerinden helikopterlerle alınması olarak bilinen Operation Magic Carpet, National Water Carrier, kırsal yörelerin kalkınmasını amaçlayan projeler ve yeni kasaba ve şehirlerin kurulması gibi önemli projeler onun zamanında gerçekleşti. Özellikle ülkenin sınır kesimlerinde bilhassa Negev´de yerleşimlerin yapılması için öncülük etti.

 

 

 1953 yılında Ben-Gurion hükümetten çekilip İsrail Negevinde yer alan Kibbutz Sde-Boker´e yerleşmek istediğini beyan etti. Fakat, 1955 yılında hükümete geri dönüp Savunma Bakanlığı ve daha sonra da Başbakanlık görevlerini yeniden devraldı.

  

Hükümete geri döndükten sonra, Ben-Gurion Fransız ve İngilizlerle iş birliği yaparak Süveyş Krizine katıldı. Bu savaşta İsrail kuvvetleri Sina Yarımadasını bombaladı, böylece Süveyş Kanalını millileştireceğini söyleyen Mısır Başkanı Abdul Nasır´a rağmen İngiliz ve Fransızlara müdahale etmek için bahane sunmuş oldu. ABD ve Birleşmiş Milletler tarafından yapılan müdahaleler nedeniyle, İngiliz, Fransız ve İsrail geri adım atmak zorunda kaldı.

 

 

Ben-Gurion, İsrail´i kuruluşundan itibaren 30 yıl boyunca yöneten Mapai´nin kurucuları arasındaydı. Kişisel nedenlerle Başbakanlıktan ayrıldı ve yerine halef olarak Levi Eshkol´u atadı. 1 yıl sonra ikisi arasında Lavon Skandalı nedeniyle anlaşmazlık çıktı. Ben-Gurion 1965 yılında Eshkol´un Lavon Skandalını yönetimi nedeniyle partiden ayrıldı ve yeni bir parti kurdu. Yeni kurduğu parti Rafi seçimlerde Knesset´de 10 sandalye kazandı. 6 Gün Savaşından önce tansiyon artarken Ben-Gurion İsrail´in kendi tarafında Büyük Devletlerden birisini çekmesi konusunda ısrarlı oldu. Savaş, İsrail’in büyük toprak kazançlarıyla sonlandıktan sonra da Ben-Gurion İsrail´in Golan Tepeleri ve birleşik bir Kudüs dışındaki toprakları ilhak etmemesi gerektiğini savundu.

 

 

1968 yılında Rafi ve Mapai güçlerini birleştirerek ortak bir sol parti kurmaya çalıştığında, Ben-Gurion seçim sisteminin değiştirilmesi konusundaki ayrı düşüncesi nedeniyle eski partisiyle barışmayı reddetti. Bunun üzerine Ben-Gurion yeni bir parti kurdu; Ulusal Liste 1969 seçimlerinde 4 sandalye kazandı. Ben-Gurion, 1970 yılında politikadan emekliye ayrıldı ve ömrünün son yılını Kibbutz´daki yerleşkesinde geçirdi. 1973 yılında ölen Ben-Gurion, eşi Paula´nın yanına gömüldü 

 
 
 
 
Kaynakça :
KUDÜS EY KUDÜS-Yazan Larry Collins/Dominique Laperre (e yayınları) (Türkçesi Aydın Emeç)
Munise Şimşek – https://www.dunyabizim.com/portre
Yrd. Doç. Dr. Emre Öktem - http://www.salom.com.tr/arsiv/haber-
https://tarihkurdu.net/hitler-icin-savasan-muslumanlar
Avi Shlaim, Filistin’i Bölüşmek, Müttalip Tütüncü, Küre Yayınları, 2017.
https://collections.ushmm.org/search/catalog/pa1120236
David Hirst, Silah ve Zeytin Dalı, İyi Düşün Yayınları, Timur Demirtaş (çev.), 2015.
David Motadel, Agos gazetesi söyleşi (http://www.agos.com.tr/tr/yazi/13198/carpitilmis-tarih-anlatisini-netanyahu-uydurmadi)
Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları (1948-1988), Kronik, 2017.
Ilan Pappe, Ortadoğu’yu Anlamak, Gül Atmaca (çev.) NTV yayınları, 2011.
Philip Mattar, Kudüs Müftüsü Hacı emin el-Hüseynî, İsa Ölmez-Ali Soylu (çev.), Akademi, 1991.
Turan Kışlakçı, Hacı Emin el-Hüseynî ve Filistin Davası”, Umran dergisi, Şubat/2005.
Velid el-Arid, “Emin el-Hüseynî”, DİA
William L. Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi, Mehmet Harmancı (çev.) Agora Kitaplığı, 2004.
Zwi Elpeleg, Filistin Ulusal Hareketinin Kurucusu Hacı emin el-Hüseynî, Dilek Şendil (çev.), İletişim, 1999.
David Motadel, Agos gazetesi söyleşi (http://www.agos.com.tr/tr/yazi/13198/carpitilmis-tarih-anlatisini-netanyahu-uydurmadi)w

 

Sizde Görüşlerinizi Bildirin

Yorumlar

Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı !