HATAY ÜZERİNE ARAŞTIRMALAR 6.12.2018 4481 Kez Okundu

HATAY SORUNU VE TÜRK- FRANSIZ SİYASAL İLİŞKİLERİ *

* Türk Tarih Kurumunca verilen konferans Ankara, 15 Şubat 1985

(1936- 1939)

İSMAİL SOYSAL-Emekli Büyükelçi

Hatay Sorunu 1936 yılında ortaya çıkmış ve 1939´da, 2. Dünya Savaşı´ndan birkaç ay önce, Hatay Türkiye´ye bağlanmak suretiyle, kesin bir çözüme kavuşturulmuştur.

Sorunun üç yıllık süreci bir diplomasi savaşımı İçinde geçmiştir, Yüce Atatürk, bu sorunu kan dökmeden en son aşamasına ulaştırıp aramızdan ayrılmış, İnönü ve onun Dışişleri Bakanı Saraçoğlu da, savaş öncesi uluslararası siyasal konjonktürden ustaca yararlanmasını bilerek, mutlu sonucu elde etmişlerdir. Sonuç, diplomatik tarihimiz bakımından, kuşkusuz, üstün bir başarıdır.

Hatay Sorunu üzerinde Türkiye´de, arşivlere ve öbür belgelere dayanılarak henüz bir araştırma yapılmış değildir. Yayımlanan kitap ve makaleler daha çok gözler önünde geçen olayları yansıtmaktadır. Oysa, Türkiye ile Fransa arasındaki görüşmeler ve yapılan anlaşmaların gerisindeki gerçekler bilinmeden, varılan sonucu değerlendirmek olanaksızdır-

Biz bu konferansımızla, özellikle Fransız Dışişleri Bakanlığı Arşivlerine dayanarak, boşluğu bir ölçüde de olsa, doldurmaya çalışacağız. Gerçekten, "Documents Diplomatiques Français” başlığı ile Paris´te 8-10 yıl önce yayımlanan onbinlerce belge içinde, Hatay Sorunu ile ilgili olanlarını taradığımız gibi, Fransız belgelerine dayanılarak yazılan makaleler ve anıları da gözden geçirdik. Buna karşılık, henüz tasnif edilmemiş olan Türk Dışişleri Arşivlerinden pek az yararlanabildik (Konferans metninin sonuna koyduğumuz "Kaynakça” Hatay Sorunu üzerinde Türkiye ve dünyada saptayabildiğimiz tüm kaynakları göstermektedir).

Konferansımızda, önce Hatay Sorununun 1936´da çıkışından önceki duruma kısaca değineceğiz, daha sonra, Sorunun üç yıllık sürecini dörde bölerek: 1) Sorunun çıkışını ve Tarafların tutumunu; 2) Milletler Cemiyeti çerçevesinde yapılan Mayıs 1937 Anlaşmalarını; 3) Bu Anlaşmaların uygulanmasındaki zorluklar üzerine Temmuz 1938 Anlaşmalarını; 4) Hatay´ın 1939 Haziran´ında Türkiye´ye bağlanmasına götürerek son  devreyi anlatacağız. Sonunda da, bir analiz yapmaya çalışacağız.

HATAY SORUNUNUN ÇIKIŞINDAN ÖNCEKİ DURUM: 1918-1936

30 Ekim 19L8´de Mondros Silâh Bırakışımı yapıldığı zaman halkının çoğunluğu Türk olan İskenderun ve Antakya bölgesi - İmparatorluk döneminde Suriye Vilayetine bağlı olarak Sancak (İskenderun Sancağı) diye anılıyordu - Türk kuvvetlerinin elindeydi. 1920´de açıklanan "Ulusal And"a göre, bu bölgenin Türkiye´nin ulusal sınırları içinde kalması gerekiyordu.

Oysa, Fransa daha 16 Mayıs 1916´da İngiltere İle, Osmanlı topraklarının bölüşümü konusunda yaptığı Sykes-Picot Anlaşması gereğince, Suriye-Lübnan´a sahip olmaya kararlı İdi, Bu karar, Milletler Cemiyeti Yasası´nın 22. maddesiyle öngörülen ve 28 Haziran 1919´da kurulan "Mandat” sistemi içinde gerçekleştirilecekti, Nitekim, savaştan sonra, Müttefik Devletler Yüksek Konseyi San Remo toplantısında, 25 Nisan 1920 günü, Suriye ve henüz onun bir parçası sayılan Lübnan´ı "A” türü Mandat yönetimi olarak, Fransa´ya bırakmıştı. Bu arada Fransa, 1918 Mondros Silah Bırakışımı Sözleşmesi´nin 7. maddesine dayanarak, Sancak´ı ve daha sonra Urfa, Antep, Adana ve Mersin bölgesini işgal etmiş bulunuyordu.

20 Ekim 1921 günü, TBMM Hükümeti´nin Fransa ile yaptığı Ankara (Ön Barış) Anlaşması Sancak´a yeniden kavuşulması olanağım vermemişti, Fransa İle savaşı bir an önce sona erdirmekteki büyük yarar bu geçici özveriyi gerektirmişti. Böylece, Sancak bölgesi Suriye tarafında bırakılarak, Türk-Suriye sınırı Ankara Anlaşması ile belirlenmişti. Bununla birlikte, Anlaşmanın 7, maddesiyle, bu bölge için "özel bir yönetim rejimi” kurulması, bölgenin Türk soyundan gelen halkının kültürünün geliştirilmesi ve Türkçenin resmi bir nitelik taşıması öngörülmüştü.

1923 Lozan Antlaşması’nın, 3. maddesiyle, Ankara Anlaşmasının hükümlerinin doğrulanmasından sonra, Türkiye İle, Suriye ve Lübnan adına davranan, Fransa arasında 30 Mayıs 1926 günü Ankara´da imzalanan Dostluk ve İyi Komşuluk İlişkileri Sözleşmesiyle Türkiye-Suriye ilişkileri düzenlenirken, sınır çizgisi de gösterilmiş, ayrıca Suriye İçinde kalan

Sancak İçin imza Protokolünde, 1921 Ankara Anlaşması´nın öngördüğü özel yönetim biçiminin Fransa Hükümeti´nce göz önünde tutulacağı hükme bağlanmıştı. Türkiye-Suriye sınırının İşaretlenmesi ise ancak 4 yıl sonra sonuçlandırılarak, 3 Mayıs 1930´da "Son Protokol” İmzalanacaktı.

Mandat Yöneticisi (Mandataire) Fransa, 1920 Eylül´ünde Suriye´yi önce, Suriye ve Lübnan diye ikiye bölmüş, Suriye ülkesinde de, Şam, Halep, Dürzi, Alevi kesimleri olmak üzere, dört ayrı yönetim bölgesi kurmuştu. Bunların ilk ikisine Suriyeli, öbürlerine Fransız valiler atanmıştı. Özel statüye sahip Sancak 1925 yılına dek Halep Valiliği´ne bağlı iken, o yıl doğrudan Suriye Hükümeti´ne bağlanacaktı. Hepsinin üstünde Suriye ve Lübnan mandalarının yöneticisi Fransız Yüksek Komiseri bulunuyordu,

24 Temmuz 1922 ´de MC Konseyi Suriye İle Lübnan mandalarının temel yasasını (charte) kabul etmişti. Suriyeliler, ı . Dünya Savaşı´ndan sonra bağımsızlıklarına kavuşmayı beklerken, "Mandat” bahanesiyle, Fransız Sömürge Yönetimi altına girmenin düş kırıklığı İçinde, Fransızlara baş kaldırmaya başlamışlardı,

Türkiye İle Fransa arasında, Lozan Antlaşması’ndan sonra, Osmanlı borçlarının arıtılması, Türkiye´deki Fransız öğretim, din ve sağlık kurumlarının durumu, Fransız şirketlerinin ayrıcalıkları ve bunların Türk Hükümeti´nce satın alınması gibi çeşitli dosyalar üzerindeki görüşmeler ve çekişmeler 1930´lu yıllara dek sürüp gitmişti, Ama, gene de Türk-Suriye komşuluk ilişkileri İki devlet arasında en önemli sorun olarak sürecekti.

1930 başında, Türkiye ve Fransa, ortadaki pürüzlerin bir çoğunun çözüme bağlanmasından esinlenerek, geleneksel dostluğu yeniden kurmak ve çıkacak uyuşmazlıkların çözümü biçimini saptamak üzere, 3 Şubat 1930 günü Paris´te bir "Dostluk, Uzlaştırım ve Hakemlik Antlaşması´  bağıtlamışlardı, Antlaşma TBMM´de birkaç ay içinde onaylanmış, ama Fransız Hükümeti, ilişkilerde ortaya çıkan yeni zorluklar nedeniyle, onu ancak 1933 baharında Parlamentodan geçirmişti. Kuşkusuz bu tulum, Türk Hükümeti´ni biraz tedirgin etmişti.

Herhalde, iki devletin barışçı bir politika gütmesi ve Avrupa´da "statü quo"nun korunması yanlısı olması, onları 1930´lu yıllarda genel dış politikada (politiquc generale) yaklaştırmaya başlamıştı. Özellikle, Almanya´da 1933´de Hitler´in iktidara gelmesiyle Fransa Türkiye´yi kendisine yakın tutmak İsteyecekti.

Fransız Hükümeti 1934 Balkan Paktı´nı desteklemişti. 1935´de İtalya´nın Habeşistan´a saldırması üzerine, Türkiye de, Fransa gibi, çerçevesinde yaptırımlara katılmış ve 1936 Temmuz´unda İspanya´da Franco İsyanı çıkınca, İngiltere ve Fransa´nın ön ayak olduğu İspanya İç savaşına karışmama (non-intervention) komitesinde Türkiye de yer alacak ve ertesi yıl Akdeniz´de İtalyan denizaltılarının yarattığı güvensizlik üzerine Nyon Konferansı´nda iki büyük Batılı Devletle birlikte hareket edecekti.

Avrupa´da Roma-Berlin ekseninin yarattığı tehlike Fransa´nın Türkiye´ye ilgisini artırıyordu. Nitekim, Boğazlar Sorunu Türk Hükümeti´nce ortaya atılınca, 22 Haziran -20 Temmuz 1936´da Montreux´de yapılan konferansta, Fransa Türkiye´nin tezine oldukça anlayış göstermiş, hatta 19. madde üzerinde İngiliz ve Sovyet görüşleri üzerindeki çekişmelerin giderilerek, Türkiye´nin yararına bir formül bulunmasında önemli rol oynamıştı.

SANCAK (HATAY) SORUNUNUN ÇIKIŞI VE TARAFLARIN TUTUMU: Eylül - Aralık 1936

Fransa´da sol partiler, ´ ´Halk Cephesi” (Front Populaire) olarak girdikleri Nisan - Mayıs 1936 seçimlerini kazanıp 4 Mayıs´ta Sosyalist ve Radikallerden oluşan Lâon Blum liderliğinde bir Hükümet -ki bunu Komünistler de dışardan destekliyordu- kurdukları zaman Paris´te Suriyeli siyasal liderlerle görüşmeler çoktan başlamış bulunuyordu,

Halk Cephesi Hükümeti manda zamanının artık geçtiğine, onun yerine, İngilizlerin Irak İle yaptığı gibi, bir İttifak sistemi oluşturmak gerektiğine inanıyordu. Dışişleri Bakanı Delbos ve onun Siyasal Müsteşarı Viânot Suriye ve Lübnan´ın Fransa´nın müttefiki bağımsız devletler durumuna getirilmesi işine koyulmuş, dolayısıyla Suriyelilerle görüşmeleri hızlandırmıştı. Nitekim, 9 Eylül´de Paris´te Suriyeli liderlerle bir Dostluk ve İttifak Antlaşması parafe edilmesi gecikmemişti. Fransa, Mandater Devlet olarak, durumdan 26 Eylül´de MC Konseyi´ne bilgi vermişti.

Suriye´nin bağımsızlığına doğru İlk adım sayılan bu Antlaşma 25 yıllık bir süre için yapılmıştı, Antlaşmaya göre, Suriye üç yıl sonra bağımsızlığına kavuşturulacak ve MC üyeliğine aday olacaktı. Böylece, Fransa´nın  mandası son bulacaktı. Fransa, beş yıl için, Suriye´de askersel üsler bulunduracak, savaşta Fransa kimi kolaylıklardan yararlanacak ve Suriye ordusunun kurulmasına yardım edecekti. Taraflar, dış politika konularında danışmalar yapacaktı.

Antlaşma, Suriye´nin bütünlüğü İlkesine dayandığı İçin, Yüksek Komiser Alevi ve Dürzi bölgelerinin Suriye´ye bağlanmasını İlân etmekte gecikmemişti. Ancak, Sancak bölgesi özel statüsünü koruyacaktı.


Suriye Heyeti´nin, Şam´a dönüş yolunda, İstanbul´da basma Sancak Türklerinden bir "azınlık” olarak söz etmesi Türk gazetelerinde sert tepkiler uyandırmıştı.

Heyet, Şam´a döndükten sonra, yapılan milletvekilleri seçimleri üzerine, Parlamento, Antlaşmayı 20 Aralık´ta oybirliği İle onaylamıştı. Oysa, Fransa´da Antlaşmaya sağcı partilerin sert tepkileri başlamış, ayrıca Suriye bağımsızlığının Kuzey Afrika´da Fransız yönetimindeki Fas, Cezayir ve Tunus halkını da kışkırtabileceği korkusu yayılmıştı. Kaldı ki, 2. Dünya Savaşı´nın yaklaştığı belli olduğundan, Fransa´nın Yakındoğu´da askersel durumunu koruması gerekiyordu. Bu nedenlerle, 1938 Aralık´ında, Antlaşmanın şimdilik onaylanmayacağı açıklanacaktı. Hiçbir zaman da onaylanmayacaktı.

Atatürk, Sancak Sorununu kesin bir çözüme bağlamak zamanının geldiğine daha Paris´te Fransız-Suriye görüşmeleri yapılırken karar vermişti. Ancak, Montreux´de Boğazlar Konferansı sona ermeden, Fransa İle bir gerginlik çıkarılmasından kaçınmıştı. Nitekim, 20 Temmuz 1936 Montreux Sözleşmesi´nin imzası günü Türkiye´ye dönen Afet (İnan) Hanıma "şimdi Antakya, İskenderun, yani Sancak meselemiz var” demişti  

Atatürk´ün, Türk yurdu Sancak´ın Türkiye sınırları dışında kalmasını ancak geçici bir süre İçin kabul ettiği biliniyordu. Daha 15 Mart 1923´de Adana´ya yaptığı bir gezide, Hatay´dan gelen bir Türk Heyetine "kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz. Günü gelecek siz de kurtulacaksınız” demişti 1936´da sorun ortaya çıktıktan sonra da, her vesile İle, "bu benim İçin bir namus meselesidir” diyerek, kararlılığını gösterecekti.

Avrupa´da siyasal konjonktür buna elverişli İdi. Hitler´in verdiği korku Fransa´yı bu gibi sorunlarda uzlaşılara zorlayıcı nitelikte idi. Atatürk Türkiye´si 1936 Montreux Sözleşmesi´nden beri dostluğu aranan bir devlet   olmuştu. Onun, sorunları oldubittilerle değil, barışçı yoldan çözmek yanlısı olduğuna İnanılıyordu. Türk-Sovyet dostluk ve işbirliğinin yanısıra, Türk İngiliz dostluğu da gelişiyordu. Nitekim Hatay Sorununun Türkiye´nin  İstediği yönde çözümüne İngiltere yardımcı olacak ve Türkiye İle Fransa´nın uzlaşmasında başlıca rolü oynayacaktı. O sırada Türkiye´nin MC Konseyi üyelerinden biri olması da ona yarar sağlayacaktı. Bundan başka, sorunun İtalya´nın Konsey toplantılarım boykot ettiği bir zamanda -ki Aralık 1937 ´de Milletler Cemiyeti´ni büsbütün terk edecekti- ele alınması ayrıca önemliydi.

Böyle bir hava içinde, Türk Hükümeti, Paris Büyükelçisi Suat Davaz aracılığı ile, Fransa Dışişleri Bakam Delbos´a 9 Ekim 1936´da verdiği  Mektup-Nota´da, Sancak Sorununun çözümü önerisini resmen ortaya atmıştı. Nota´da, dostça bir anlatımla, Fransa´nın Suriye ve Lübnan´a tanımaya karar verdiği bağımsızlığın, halkının çoğunluğu Türk olan Sancak´a da tanınması İsteniliyor, bunun 1921 ve 1926 Antlaşmalarının doğal bir sonucu olduğu belirtiliyordu. Delbos 10 Kasım 1936´da verdiği  yanıtta, M. Cemiyeti´nce 24 Temmuz 1922´de kabul edilen Manda Yasası´nda, Fransa´nın, Mandater Devlet olarak, Suriye ve Lübnan´ı bağımsızlığa götürmekle görevlendirildiği, Suriye´nin bölünmesine İzin  verilmediği, bu Yasaya aykırı olarak ve 1921 Ankara Anlaşmasının çerçevesini aşarak, Sancak´a bağımsızlık verilemeyeceği, yalnızca onun özerkliğinin korunacağı ve geliştirilebileceği dostça bir dille bildirilmişti.

Bu ilk notaları Kasım ve Aralık aylarında yeni notalar İzlemiş, Aralık  ayında Sancak´ta kanlı olaylar çıkmıştı,

Konu, Türkiye ile Fransa arasında diplomasi yolundan tartışılırken, Atatürk I Kasım 1936 TBMM´ni açış konuşmasında, Sancak´ın sahibinin Türkler olduğunu belirtip, Türkiye İle Fransa arasında tek uyuşmazlık konusu olarak kalan Sancak Sorununun artık çözümü gerektiğini söylemişti. 19 Kasım´da da Başbakan İnönü, Fransa Büyükelçisi Ponsot´ya Hükümetin bu İşteki kararlılığını anlatmıştı.

5 Aralık gecesi Atatürk, Ankara´da çocuklara yardım balosunda Büyükelçi Ponsot’yu yanına çağırtmış ve kendisiyle 2,5 saat süren görüşmede şunları söylemişti Türk-Fransız dostluğu korunmalıdır. Sancak İşine bir çözüm bulunması İçin yaptığım çağrı Fransız Hükümeti´ne iyi anlatılmalıdır. Çözüm, Fransa ve Türkiye´nin onurlarım korumalıdır. Bir toprak değişikliği düşünmüyoruz, 1921 Anlaşması bir strateji sınırı değil, bir dostluk sınırıdır. Bulunacak çözüm Türkiye ile Suriye´nin iyi komşuluk  ilişkileri sürdürmesine uygun olmalıdır. Görüşmelerde üçüncü tarafları aramıza almayalım. Ben, 1921´de Meclis önünde Ankara Anlaşması´nın sorumluluğunu üstlenmiş, pek çok muhalefeti göğüslemiştim, Aras, size gizli oturumların tutanaklarını verir. Şimdi benim onurum söz konusudur. İktidarı bırakmak ya da çere bulmak durumdayım...”

Büyükelçi 8 Aralık´ta Aras ile görüştükten sonra raporuna şunları ekliyordu: "Türkiye Sancak´ın Fransız-Türk kondominyomu altına konulmasını istiyor ve buna Suriye´nin de katılabileceğini, böyle bir çözümün bölgede güvenliği artırabileceğini, Sancak, askerlikten arındırılırsa ve İskenderun bir deniz üssü olmazsa, Ortadoğu´nun huzur ve ticaretinin Görüşmenin Dışişleri Bakanlığı Özel Kalemindeki tutanağına 5 göre, Atatürk, Fransız Büyükelçisi´ne ben Sancak´ın Türkiye´ye İlhakını  istemiyorum, Sancak Türkiye ve Fransa´nın ortak denetiminde olur. Hatta ordusu da bulunmasın, jandarma ve polis yeterlidir... sizin Dışişleri Siyasal Müsteşarı (Viânot) bu İşi beceremez. Onun genç olduğunu söylüyorsunuz, ama Türk-Fransız dostluğu genç değildir, deneyimsiz kişilere bırakılamaz. Siz Suriye´de bulundunuz (Yüksek Komiserdi), bizzat Paris´e gidin, anlatın... sorun, dostluğumuzu koruyacak, güçlendirecek biçimde çözülmelidir. Umarım ki, Cenevre´de (Milletler Cemiyeti´nde) ´Türkiye de ne istiyor, onun hakkı yok´ gibi sözler söylenmez. Çünkü bu İyi sonuç vermez. Bu durumda İşin ne olacağım da bilemem?´ demişti.

Görülüyor ki, Atatürk sorunun Türkiye İçin toprak istemek değil, Suriye´ye tanındığı gibi Sancak´a bir bağımsızlık tanınması olduğunu belirtmişti, İşe başkalarını sokmamayı isterken de, Fransa´nın Avrupa´da sıkışık durumunu bilerek, yalnız onunla anlaşmanın daha kolay olacağını düşündüğü anlaşılıyor. Bu "başkaları” MC Konseyi İçinde ve dışında Büyük Devletler (İngiltere, Sovyetler Birliği) ve Suriyeliler olabilirdi, Gerçi Türkiye´nin İngiltere ve Sovyetler Birliği İle de İlişkileri İyi İdi. Ama ne de olsa, hepsinin birden baskısı ağır olurdu.

Bununla birlikte, Fransa´nın İstediği üzere, sorunun MC Konseyi´ne götürülmesini önlemek mümkün olmayacaktı. Nitekim, Fransa bunda ısrarlı görününce Türkiye öneriyi kabul etmiş ve 10 Aralık 1936 günü bizzat Konsey´e bir Muhtıra sunarak, a) Sancak konusunda Türk-Fransız uyuşmazlığının; b) Özgürlükleri ve canları tehdit altında bulunan Sancak halkının güvenliği için alınacak önlemlerin Konsey´in olağanüstü bir toplantısında konuşulmasını istemişti Fransa Dışişleri Bakanı Delbos, Türk girişiminden MC Konseyi devletler nezdindeki Büyükelçilerine bilgi verirken, şunları belirtiyordu  "...Sancak´ta 1921 rejimi sadece yönetimsel bir şeydir. Türk İstemi 1922 Manda Yasası İle bağdaşmaz. Yasanın 1. maddesinde yalnız İki devlet (Suriye ve Lübnan´ın ileride bağımsızlığı) öngörülmüştür, bir üçüncü devlete yer yoktur. Suriye bölünemez, çünkü Yasanın 4.maddesinde ´Mandaterin Suriye ve Lübnan topraklarının tümü ya da bir bölümünü vermesi ya da kiralaması, ya da yabancı bir devletin denetimi altına bırakması´ yasaklanmıştır. Yani vasi (tutelle) durumunda olan Mandater, bu ülkelerin bütünlüğünü güvence altında tutma görevini yükümlenmiştir. Kaldı ki, 18. maddede, manda statüsünde herhangi bir değişiklik için MC  Konseyi kararı alınması gerekli görülmüştür. Bu nedenlerle biz, ancak 1921 Ankara Anlaşması çerçevesinde görüşmeler yapabiliriz. Eğer Türkiye  siyasal bir değişiklikte ısrar ederse, bunun, MC´nin bir İşi olacağını kendilerine bildirdik. Orada muhataplarımıza bilgi verirken bu işin Türkiye ile Fransa arasında bir uyuşmazlık değil, MC´nin yetkisi üzerinde bir  anlaşmazlık olduğunu belirtiniz... Konsey, herşeyden önce koruyucu (conservatoire) önlem almalıdır. Kuşkusuz konu için bir raportör atayabilir. Bölgede çıkabilecek olaylar için de kararlar alabilir...”

Öyle anlaşılıyor ki, Fransa Suriyelilerle anlaşırken Türkiye´nin Sancak İçin böyle bir tepkisini beklememişti. Şimdi Türkiye´nin kararlılığım anlamıştı. Avrupa´da gerginleşen durum karşısında Türkiye´yi karşısına alamazdı. Üstelik, Türkiye, bir genel savaş durumunda, Fransa´nın Yakındoğu´daki varlığının korunması bakımından da yaşamsal bir konuma ve güce sahipti. Ne var ki, Suriye´nin bütünlüğü konusunda duyarlı olan Suriyelileri tedirgin etmemek İçin Türkiye´ye, ´ ´pek İyi, sizinle de anlaşalım, Sancak´a bağımsızlık tanıyalım” demekten kaçınıyordu, Kaldı ki, İskenderun gibi bir limanın, kendisine bağlı tutacağı bir Suriye´nin elinde kalması daha iyi idi. Böyle olunca MC siperine girmeyi, Türkiye ile uzlaşı formülünü orada aramayı yeğlemişti,

MİLLETLER CEMİYETİ ÇERÇEVESİNDE MAYIS 1937 ANLAŞMALARI

MC Konseyi´nde 14-15 Aralık´ta İlk görüşmeler olmuş, Dr. Tevfik Rüştü Aras ve Fransa Temsilcisi Viânot görüşlerini açıklamış, Türk Delegasyonu ayrıca bir metin dağıtmıştı, 16 Aralık´ta Konsey, uyuşmazlığın çözümü için bir rapor hazırlamak üzere, Konsey´deki İsveç temsilcisi Sandler´i raportörlükle görevlendirmiş ve üç kişilik bir gözlemci grubunu Sancak´a yollamayı kararlaştırmış ve bu arada Fransa ile Türkiye arasında görüşmelerin sürdürülmesini öğütlemişti. Türkiye, Konsey´in bu kararında çekimser oy kullanmıştı.

MC gözlemcileri 31 Aralık´ta Sancak´a varıp işe koyulduğu bir sırada, Ankara ve Paris´te yapılan Türk-Fransız görüşmelerinde, Türkiye Sancak´ın, bağımsız bir devlet olarak, Suriye ve Lübnan İle bir konfederasyon oluşturmasında, askerlikten arındırılmasında, İskenderun  limanında Türkiye´ye bir yer kiralanmasında, Türkiye ve Fransa´nın kurulacak düzeni güvence altına almasında ısrar etmiş, ancak Fransa buna yanaşmamıştı. Bununla birlikte, Fransızlar diyaloğu sürdürüyordu. Hatta, Sancak İçin kabul edemeyecekleri "bağımsızlık” yerine daha esnek bir deyim aramaya başlamış ve Başbakan Blum´un bunu bulacağını vaad etmişlerdi. Nitekim, bulunan deyim "entitâ distincte” yani ayrı varlık”  olmuştu. Bu arada, Aras, Fransa İle Akdeniz´de bir Yardımlaşma Antlaşması yapılabileceğini hissettirmişti. Böyle birşey Fransızlara ilginç geliyordu. Türk Hükümeti bakımından da Fransa´yı Sancak konusunda Türkiye´ye anlayışlı davranmaya itici nitelikte İdi  

Blum 18 Ocak 1937´dc Aras´a gönderdiği bir mesajda, Suriye bağımsızlığına kavuşunca, Sancak´ta MC´nin bir Yüksek Komiseri denetiminde bir özel statü kurulabileceğini, bunun Manda Yönetiminin bir kalıntısı (survivance) sayılabileceğini, ama Yüksek Komiserin bir Fransız olması gerektiğini” bildirmişti. Fransa´nın bir ödünü gibi görünen bu öneriyi, bağımsızlık sayılamayacağı için, Türkiye kabul etmeyecekti.

20 Ocak 1937´de Konsey´de sorun yeniden görüşülmüştü. O sırada Cenevre´de, İngiltere Dışişleri Bakanı Anthony Eden, Tarafları uzlaştırıcı yoğun bir çaba göstermiş, sonunda Fransa tutumunu değiştirmiş, böylece Türk görüşüne yakın bir anlaşma temeli bulunmuş, Sandler de bu uzlaşıyı yansıtan raporunu Konsey´e sunmuştu. 27 Ocak 1937 günü Sandler Raporu Konsey´de görüşülürken, Aras ve Delbos söz alıp olumlu konuşmalar yapmıştı ve Rapor   Konsey´de oybirliği İle kabul edilmişti.

Raporda, bir Uzmanlar Komitesi´nce hazırlanacak Sancak Statüsü ve Anayasası uyarınca, Sancak´ın Suriye sınırları içinde bir "ayrı varlık” olarak, içişlerinde bağımsız kalacağı; dış İlişkilerinin Suriye yönetimince yönetileceği; ancak Suriye´nin MC Konseyi´nin İzni olmadan Sancak´ın statüsüne zarar verici kararlar alamayacağı, Suriye İle Sancak arasında bir gümrük ve para birliği olacağı, ortak İşler İçin özel memurlarla eşgüdüm sağlanacağı; Sancak Statüsü ve Anayasasına uyulmasını Konsey adına denetlemek üzere Sancak´a Fransız uyruklu bir delege atanacağı; Sancak´ın yeterli jandarma ve polisten başka askersel gücü bulunmayacağı; Türkiye ve Fransa´nın MC Konseyi´nin öğütleme kararlarına saygılı kalacakları ve aralarında yapacakları bir antlaşma İle Sancak´ın toprak bütünlüğünü güvence altına alacakları; ayrıca Türkiye, Fransa ve Suriye arasında bağıtlanacak bir antlaşma İle, Türkiye-Suriye sınırının dokunulmazlığı ve kışkırtmaların önlenmesi gibi İşler için yükümlülükler getirileceği; Türkiye’nin İskenderun limanından yararlanması İçin Sancak Statüsüne hükümler konulacağı; Statü ve Anayasanın Konsey´in kararı İle yürürlüğe gireceği ve Konsey´de Sancak İle İlgili kararların 2/3 çoğunlukla alınabileceği açıklanmıştı.

Bu, Sancak´ın, koşulsuz olarak, bağımsızlığa kavuşturulmasını İsteyen Türkiye ile, böyle bir şeyin MC´nin Suriye İçin kabul ettiği Manda Yasasına aykırı düşeceğini, o nedenle Sancak´a ancak 1921 Ankara Anlaşması´na uygun bir özerklik verilebileceğini ileri süren Fransa arasında bir uzlaşı İdi. Türkiye´nin anlayışına göre uzlaşı, Suriye´nin bağımsızlığa kavuşmasına değin, bulunmuş geçici bir formül idi ve Suriye bağımsız olurken Sancak´ın da, Suriye sınırları İçindeki ve dış ilişkiler bakımından ona bağımlı durumunun son bularak tam bağımsızlığına kavuşmasını İstemeye elverişliydi. Böyle geçici bir formül Manda Yasasına aykırı düşmediği İçin MC Konseyi’nce de onaylanmıştı. Oysa, Suriye´ye bağımsızlık verilmesi İşi suya düşecek, buna karşılık Sancak Sorunu yeni aşamalara doğru ilerleyecekti.

Konsey 20 Şubat 1937 günü yaptığı oturumda, Sandler´in önerileri doğrultusunda, Sancak Statü ve Anayasa metinlerini hazırlamak üzere beş üyeli bir Uzmanlar Komitesi kurulmasını kararlaştırmıştı. 25 Şubat´ta kurulan ve önce gözlemcilerle birlikte çalışmak üzere hemen Sancakla giden bu Komitede Türkiye´yi Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Numan Menemencioğlu, Fransa´yı Caix temsil ediyordu. Öbürleri İngiliz, Belçika ve Hollandalı İdi. Ayrıca Sandler´in temsilcisi olarak İsveçli Vestman Komite ile birlikte çalışacaktı.


Uzmanlar Komitesi Sancak´tan dönüşünde, Sandler´in ortaya koyduğu ilkelere göre, Statü, Anayasa ve Sancak´ın sınırlarını gösteren belgeleri hazırlamıştı. Bunlar Sandler tarafından 29 Mayıs 1937´de, bir karar taslağı İle birlikte, Konsey´e sunulmuş, Konsey de onu oybirliği ile kabul edince  Sancak´ın "ayrı varlığı” hukuksal bakımdan kurulmuştu.

Gene 29 Mayıs 1937 günü, Türkiye İle Fransa Dışişleri Bakanları Cenevre´de Sancak´ın toprak bütünlüğünü ve Türkiye-Suriye sınırlarını güvence altına alan Antlaşmaları  İmzalamışlardı. Onay belgeleri 22 Temmuz 1937´de Paris´te verilisince bu Bağıtlar yürürlüğe girmişti. Her iki Bakan durumu Eylül´de ayrı ayrı MC Genel Sekreterliği´ne bildirmiş, o da Konsey´in bilgisine sunmuştu,

3 Haziran 1937´de Suriye Parlamentosu bu Bağıtları bir bildiri İle protesto etmiş, Sancak´ın Suriye topraklarının bir parçası olduğunu açıklamıştı. Çok geçmeden, Suriye´de Fransızlara karşı yer yer gösteri ve başkaldırma olayları görülmüştü.

Şimdi, Konsey´ce kabul edilen 29 Mayıs 1937 Bağıtlarının niteliğine değinebiliriz:

Bunların (İskenderun Sancağının sınırlarına İlişkin belge, Sancak Statüsü ve Anayasa) ekli olduğu Uzmanlar Komitesi Raporunda, Komitenin çalışmaları anlatıldıktan sonra, Statü İle Anayasanın hükümleri üzerinde kimi açıklayıcı bilgiler verilmekte İdi.

Sınırlar, İskenderun Sancağının o günkü yönetimsel çevresine göre tanımlanmış, o nedenle sınırın ötesinde, Türklerin çoğunlukta olduğu Bayır, Bucak ve Hazne kasabalarını dışarda bırakmıştı. Komitede Menemencioğlu buna İtiraz etmiş, hiç değilse Bayır´ın Sancak´a katılmasında direnmiş, ancak kabul ettirememişti, Hatay Türkiye´ye bağlandığı zaman, ufak değişikliklerle, bu sınırlar böylece kalacaktı.

Statü, yukarıda sözü edilen Sandler Raporundaki İlkeleri, ayrıntılı bir bağıt durumuna sokan bir belge idi. Sancak´ta resmi dil konusuna Statünün 1 , maddesinin 3, fıkrasında değinilmiş, Türkçe yanında Arapça da resmi dil sayılmıştı.

Anayasada, yasama erkinin, çeşitli topluluklara göre hazırlanacak İki dereceli bir seçim yolu ile, 40 üyeden oluşan Meclis tarafından kullanılacağı,  Meclisin, yürütme erkinin başındaki Cumhurbaşkanım seçeceği; onun da Yürütme Konseyi (Hükümet) Başkanını atayacağı; bu Konseyin, Başbakan  ile birlikte, 5 üyeden oluşacağı; yargı erkinin bağımsız olacağı; temel insan haklarının güvence altında bulunacağı; ayrıntılarıyla ortaya konulmuştu, Sancak Devleti böylece kurulurken, yüzölçümü 4,805 km2 ve son Fransız İstatistiklerine göre, 219 bin olan nüfusunun 0/0 39,7´sİ Türk; 0/0 28´i Alevi; % 1 1´i Ermeni; 0/0 10´u Sünni Arap; 0/0 9´u Rum Ortodoks vb; 0/0 3´ü Kürt, Çerkeş, Yahudi, İsmaili ve Arnavut kökenli İdi . Türklerin oranı ancak göreli bir çoğunluk idi. Ne var ki, 1921 ´den sonra Fransızların Türklerin salt çoğunluğunu bozmak İçin aldığı önlemler unutulmuş değildi. Nitekim, Büyükelçi Massigli bu gerçeği kitabında anımsattığı gibi, 1938 Temmuz´unda yeni Dışişleri Bakam Bonnet, bunu Ankara Büyükelçiliğine verdiği bir yönergede şöylece belirtiyordu5 : "Türkiye´nin Antakya yöresi üzerindeki savları sert tepkiler yaratabilir. Gerçekte, 1921´den beri Sancak´ın demografik dengesi yerli Türkler aleyhine değişti, biz bir yandan oranın yabancısı İnsanların Sancak´a yerleşmesini kolaylaştırırken, öte yandan Türkiye´den kaçan AntikemlIistlerin pek çoğuna İltica hakkı tanıdık”.

Her ne kadar Statüde açıkça belirtilmemişse de, Fransa´nın Suriye´deki mandasına son verip ona bütünü İle bağımsızlık tanıması anında, Sancak´ın dış ilişkileri bakımından da Suriye ile bağlarından kurtulması ve Suriye gibi tam bağımsızlığa kavuşması Türkiye´nin istediği, Fransa´nın da İleride kabul zorunluğunda kalacağını hissettiği bir İlke olmuştur, denilebilir. Çünkü, Sancak´a "ayrı varlık” adı verilmiştir, Devletler Hukukunda benzerine rastlanmayan bu kurum, Suriye sınırları içinde, federe devletten de İleri bir varlığı göstermiş oluyordu. Onun geçici niteliği ve Suriye bağımsızlığı tanınırken yeniden ele alınıp kesin bir çözüme bağlanacağı belliydi. Nitekim, Sancak´ın dış ilişkileri Suriye´ye bırakılırken -ki bu Suriye bağımsızlığın kavuşuncaya değin Mandater Fransa´ya anlamında İdi- İleride "Suriye Hükümeti´nin, MC Konseyi´nin İzni olmadan, Sancak´ın bağımsızllğım ve egemenliğini İlgilendiren konularda uluslararası bağıtlar yapa maması, Sancak temel çıkarlarım İlgilendiren konularda anlaşmalar bağıtlanırken Sancak Hükümeti´ne danışması” gibi (Statünün 15-18. maddeleri) hükümler konulmuştu. Daha da önemlisi, Sancak´ın toprak bütünlüğünün bir Türk-Fransız Antlaşması İle güvence altına alınması Konsey´ce onaylanan 27 Ocak 1937 günlü Sandler Raporunda (Md. 7) belirtilmişti. Bu Antlaşma Statünün kabul edildiği gün, 29 Mayıs 1937´de bağıtlanmıştı.

Statü ve Anayasanın 29 Kasım 1937 günü yürürlüğe girmesi ve bunların Fransa´nın Suriye üzerindeki Mandası süresince uygulanması öngörülmüştü (Md. 55). Atatürk 1 Kasım´da TBMM´ni açış konuşmasında, "yeni Hatay Rejiminin yürürlüğe girmesine kısa bir zaman kalmıştır” diye sabırsızlığım dile getirmişti. Ayrıca, Ankara Palas´taki Cumhuriyet  Balosunda, yanında Başbakan Bayar, Genelkurmay Başkanı Çakmak ve Dışişleri Bakam Aras olmak üzere, resmi konuğu Romen Başbakanı Tatarescu, İngiliz ve Fransız Büyükelçileri İle sabaha dek dış politika üzerinde sohbet ederken, Sancak Sorununun çabuk çözümü gereğinden söz etmiş ve "bu İşte benim onurum ortaya konulmuştur, ben hiç yenilmedim, yenilmem” demiş, bu arada dünyanın bugünkü durumunda dostluklara gereksinim olduğunu, Sancak Sorununun genel planda Türk-Fransız ilişkilerini, Türk-İngiliz ilişkilerine koşut olarak, geliştirebileceğini” söylemişti 16 

Atatürk´ün sabırsızlığına karşın, ortaya çıkan zorluklar nedeniyle Statü ve Anayasa ancak Sancak´ta seçim hazırlıkları İle birlikte uygulanmaya başlanacak, 2 Eylül 1938´de Hatay Meclisi toplanıp Cumhurbaşkanını seçmesi üzerine tümüyle İşlerlik kazanacaktı.

Türkiye İle Fransa arasında 29 Mayıs 1937´de bağıtlanan birinci Antlaşma (Traitâ), Sancak´ın toprak bütünlüğünün güvence altına alınması (Md. ı); bu ülke tehdit edildiğinde durumdan MC Konseyi´ne hemen bilgi verilmesi ve ivedi durumlarda Tarafların işbirliğinde bulunması, ayrıca Genelkurmayların önceden hazırlıklar yapması (Md, 2,3 ve 5); Tarafların, MC Konseyi denetleme görevini yürütürken onun öğütlerine saygılı olması ve ona göre aralarında işbirliği yapması (Md, 4)  gibi hükümleri içeriyordu.

İkinci Anlaşma (Accord), Tarafların 3 Mayıs 1930 Son Sınır Protokolü İle saptanmış Türkiye-Suriye sınırını kesin olarak tanıdıklarını ve onun dokunulmazlığını güvence altına aldıklarını (Md. 1 ve 3); ülkeleri üzerinde birbirine karşı kışkırtmaları önleyeceklerini (Md. 2) açıklıyordu.

Bu İki Bağıta ekli olan Ortak Demeçte ise, Fransa´nın Suriye ve Lübnan´a bağımsızlık vermeye hazırlanması göz önünde tutularak, onun bu iki ülke ile düzenlenmiş ya da düzenlenecek ilişkilerinin Türk Hükümeti´nce desteklenmesi, Türkiye´nin bu ülkelerin bağımsızlığa kavuşmasını kolaylaştırması ve Fransa İle birlikte, onların bütünlüğünü güvence altına alması öngörülüyordu.

Ortak Demeç İle İlgili olarak bir de Protokol İmzalanmıştır ki, onunla da, Suriye ve Lübnan MC´nin kararı İle bağımsızlıklarına kavuştuğu zaman, Fransa´nın bu ülkeler adına yapmış olduğu bağıtların -ki bunlar arasında özellikle Türkiye İle İmzalanmış olanlar önemliydi- onlara geçirilmiş olacağı, bu bağıtlarla İlgili düzenlemeler konusunda gerektiğinde Türkiye ve Fransa´nın yararlı önlemleri alacağı ve Türkiye´nin Suriye ve Lübnan ile ilişkilerini geliştirmek üzere bağıtlar yapması için Türkiye ve Fransa´nın tüm çabayı göstereceği belirtiliyor; bu arada 1932 Türkiye Fransa (Suriye) Demiryolu Sözleşmesi doğrulanıyor ve Uyrukluk Seçme hakki İle İlgili bir Mektup verişimi yapılmış olduğu açıklanıyordu.

ANLAŞMALARININ UYGULANMASINDAKİ  ZORLUKLAR VE 1938 ANLAŞMALARI

1937 Mayıs´ında yapılan Bağıtların uygulanmasında ortaya çıkan zorluklar ve bunların giderilmesi şöyle özetlenebilir:

Sancak´ta 15 Nisan 1938 gününe dek yapılması gereken Meclis Seçimlerini düzenlemek ve denetlemek üzere 1937 yazında MC Konseyi´nce Antakya´ya gönderilen Seçim Komisyonu, Türkiye´ye danışmaksızın, Fransız Manda memurları ile işbirliği içinde, bir Seçim Yönetmeliği hazırlamış, bunu yıl sonuna doğru Cenevre´de Konseye göndermiş, örneğini de Türk Hükümeti´ne, yalnız bilgi edinmek üzere, İletmişti. Türkiye, Türk topluluğu aleyhine hükümleri İçeren bu yönetmeliğe, Sancak´ta 1937 bağıtlarıyla ortak sorumluluk üstlenmiş bir Devlet olarak, sert biçimde karşı çıkmış ve bir yandan Fransa´yı uyarırken, öte yandan 22 ve 24 Aralıkta MC Genel Sekreteri ile Konsey Başkanı´na İtirazlarım duyurmuş ve Konsey´den Türk

Hükümeti İle işbirliği yapılarak, Yönetmeliğin düzeltilmesini İstemişti 17 

Sancak Statüsünün zamanında yürürlüğe girmesini geciktiren bu olaylar sonucu Türk-Fransız ilişkilerinde yeniden ortaya çıkan gergin hava içinde, Türk Hükümeti 1930 Dostluk Anlaşmasını, yenisi yapılmak üzere, bozma kararını 29 Aralık 1937 günü Paris´te Fransız Hükümeti´ne bildirmişti. Bildiri Fransa İçin kaygı verici nitelikte idi.

Bu arada, Suriye Başbakanı Cemil Mardam, yanında Suriye´nin tanınmış ailelerinden ve ülkede söz sahiplerinden Emir Adil Aslan İle birlikte, Paris dönüşü 20 Aralık 1937 günü Ankara´ya gelmiş, Başbakan Bayar İle görüşmüştü. Ertesi günü, Atatürk kendileri İle Şehir Lokantası´nda bir görüşme yapmıştı.  Görüşmede, Suriyelilerle olan dostluğundan söz eden Atatürk şunları anlatmıştı (özet): ´ ´Tüm İslâm alemi gibi Suriyeliler de bağımsız olmalıdır. Fransızlar böyle düşünmüyorsa ayıptır. Ama bir gün gelecek, bunu kabul zorunda kalacaklardır. Eğer hayal ve kaprislere ka pılırlarsa, korkarım sonuç aleyhlerine olur. Ben 192 1 ´de Hatay´ı belirli özel koşullarla bıraktım, bunun bir nedeni Suriye´yi güçlü durumda tutmak, ikincisi de günü geldiğinde, Suriye ile aramızda anlaşacağımıza olan İnancım İdi. Fransızlar Hatay´da bir Alevilik İşi çıkardılar. Aleviler Türk’tür. Alevi, aleve tapan demektir. Dillerinin Arapça olması kökenlerini değiştirmez. Acaba bugün Suriyeliler hangi ırktandır? Biz aynı ırktanız, Bugün  dünyamızdaki sorunlarda Fransızları hakem sayamam, Bizi sizinle karşı karşıya serbest bıraksınlar, biz anlaşırız. Fransızlar bize birşey yapamaz, bunu fiilden gösterecek durumdayım. Fransız Hükümeti aklını başına toplasın, namusum üzerine söylüyorum, bırakmam. Biz Suriye´nin bağımsız bir İslâm Devleti olmasını istiyoruz. Onlar İse Suriye´yi kıskıvrak ellerinde tutmak İstiyorlar, Fransızlar Suriye´yi adam yapacaklarmış, önce kendileri adam olsunlar. Ben, Balkan Savaşı sonrası bir gün, Talât Paşa´ya "Suriye´ye, Irak´a, bağımsızlık verin” dedim. Bana "bunu başkasına söyleme, seni asarlar” karşılığı verdi, Ama yapılacak şey bu idi. Hatay nedir? Küçük birşey, bizim İçin sorun bir toprak işi değildir, namus sorunudur. Sizin tam bağımsızlık işinizi Fransızlar engellerse Ordumuz yeterlidir. Size söz veriyorum, gerekirse girer, sonra yine çıkarım” 

Mardam bu sözleri yanıtsız bırakmış, sadece "Paris´ten İyi sonuçlarla dönüyorum, Fransızlarla anlaşmazlığımız giderilecektir” demiş ve Türkiye ile Atatürk´e saygılarını sunmuştur. Oysa, onun bu İyimserliğinin yetersizliği çok geçmeden ortaya çıkacaktı. Mardam eğer Türklerle anlaşma yoluna girseydi, Hatay´ın bağımsızlığı karşılığında, Suriye´nin bağımsızlığını biran önce gerçekleştirebilirdi. Ama o Fransızlara ümit bağlamıştı, Hatta Fransa´daki temasları sırasında, muhataplarına: "Türkiye´nin Doğuda Almanya´nın yardakçılığım (fourrier) yaptığını” söyleyecekti 

1938 yılı başlarında Avrupa´da Almanya ve İtalya´nın barışı tehdit eder tutumları İyice belli olmuştu, Artık Fransız Hükümeti, Türkiye´yi Fransa ve İngiltere´nin yanında tutmanın önemini anlamıştı. Aras´ın 30 Ocak´ta Delbos İle Paris´te yaptığı görüşme bu gelişmelerin yarattığı hava İçinde, dostça geçmişti. Delbos, Sancak İşinde Suriye´yi gücendirmekten çekindiklerini belirtmiş, Aras ise Türk-Fransız Anlaşmalarına Suriye´nin de katılmasının sağlanabileceğini söylemiş ve "yeni bir Türk-Fransız Dostluk Antlaşması yapabiliriz” demişti 20 

Bu arada, Ankara´daki Fransız Askersel Ataşesi Alb. Courson, Savunma Bakanı Daladier´ye 28 Mart´ta yolladığı raporunda  Sancak İşinin iki yıldır Türkiye ile ilişkileri bozduğunu, bu sorun Türkiye´yi tatmin edici biçimde çözülmedikçe, genel bir savaşta Türklerden dostluk beklenemeyeceğini belirtip, ´ ´Fransa, asımda küçük bir konu olan Sancak´ı bırakırsa, bu davranış Türkiye´nin coğrafya konumu ve askeri gücü İle bize göstereceği destekle ödenmiş olmaz mı?” diye yazmıştı.

Fransız Genelkurmayı´nın Avrupa´da stratejik durumla ilgili 8 Nisan günlü raporunda 22 : „Türkiye´nin Boğazların bekçisi durumu, onun bizim yanımızda yer almasının değerini gösterir. Doğu Akdeniz´deki konumu, ayrıca Irak ve Suriye ile komşuluğu bu önemi artırıcı niteliktedir" denildikten sonra, gerektiğinde Türkiye´deki deniz üslerinden Fransız ve İngilizlerin yararlanabileceği, Boğazların güvenliği güçlendirilerek, oradan Bati ile Doğu Devletleri (Rusya, Romanya ve Polonya´nın düşünüldüğü anlaşıyor) arasında ulaşımın sağlanabileceği, İtalyanların 12 Adadan atılabileceği, Suriye ve Irak sınırlarından her türlü olayların önlenebileceği ve Romanya İle Yugoslavya´yı rahatlatmak İçin, gerektiğinde Bulgaristan´a karşı harekete geçilebileceği belirtiliyordu.

İşte bu düşüncelerin Işığında, Fransız Hükümeti Sancak´ta seçim işlerinde Türkiye´nin sesine giderek daha çok kulak vermeye başlayacaktı. Nitekim, onun etkisi altında, MC Konseyi 31 Ocak 1938´de İsveç Temsilcisinin başkanlığında Türkiye, Fransa, İngiltere ve Belçika temsilcilerinden oluşacak bir Komitede, Yönetmelikte gerekli düzeltmelerin yapılmasına karar verince, Komite Cenevre´de çalışmalara başlayıp 7 Mart 1938´de düzeltmeleri tamamlamıştı, 1938 Nisan´ında seçim işlemleri MC Komisyonunun gözetimi altında başlamıştı. Ancak Fransız makamları bu kez de Türk toplumu zararına kimi çabalar gösterip, Komisyon da yansızlıktan ayrılınca, halk arasında karışıklıklar çıkmıştı. Böylece, Türk-Fransız İlişkilerinin yeniden gerginleştiği bir sırada, Atatürk´ün Mayıs ortasında, Güneyde orduyu denetleme  gezisine çıkması, Türkiye´nin kararlılığını göstermiş ve Fransa´yı etkilemişti. Bu arada, Türk Hükümeti 17 Haziran 1938´de Sancak´taki durumu Fransız Hükümeti ve MC katında protesto etmişti, Sonunda, Türk ve Fransız Hükümetleri, MC Seçim Komisyonunun çalışmalarım durdurmasını Konsey´den birlikte İsteyince, Komisyon 29 Haziran´da Sancak´tan ayrılmıştı. Bu gergin hava İçinde Türkiye sınıra 30 bin kişilik kuvvet yığmış bulunuyordu,

Fransa, Avrupa´da giderek tehlikeli bir duruma gelen konjonktürü göz önünde tutarak, Türkiye İle dostluğu yeniden kurmak İstediğinden, uyuşmazlığa son vermek üzere, Türkiye İle 20 Haziran´da görüşmelere girişmiş ve 3 Temmuz 1938´de Antakya´da bir Askersel Anlaşma ve ertesi gün Ankara´da yeni bir Dostluk Antlaşması bağıtlamıştı, 

Antakya´da, General Asım Gündüz İle Fransa´nın Yakındoğu Ordusu Komutanı General Huntziger´in imzaladığı bu Askersel Anlaşma (Accord Gânâral) 23 Türk ve Fransız Hükümetlerince Sancak´ın toprak bütünlüğünü güvence altına alan 1937 Türk-Fransız Antlaşmasının 2. ve 3. maddesine dayanıyordu. Bu maddelerde, Sancak´ın dış güvenliğini sağlayıcı önlemlerin alınması öngörülmüştü. O sırada Sancak´ın dış güvenliği İçin olası bir tehlike İtalya´dan gelebilirdi. Konu üzerinde ilk kez 17-18 Aralık 1937´de Ankara´da Genelkurmay Başkanı Mareşal F. Çakmak ile General Huntziger arasında görüşmeler yapılmış ve bir tutanak imzalanmıştı. İşte Genel Anlaşma, bu tutanaktan hareketle, Sancak´ın güvenliğini sağlamak İçin ona karşı girişilebilecek bir saldırı durumuna göre alınacak önlemleri düzenliyor ve Sancak´a girecek Türk kuvvetleri konusunda ek bir bağıt İmzalanacağını ayrı bir maddede belirtiyordu. Anlaşma Sancak´ta Manda Yönetimi süresince yürürlükte kalacak, manda kalkınca yeni bir anlaşma yapılacaktı.

Anlaşmaya göre, Sancak´ta Fransız ve Türk kuvvetleri eşit sayıda olacak, gerektiğinde bunlar, Tarafların ortak kararlarıyla, artırılabilecekti. Ayrıca, denizden, Türkiye, Sancak ya da Suriye üzerinden bir 3. Devletçe saldırı durumunda, buna karşı koyacak kuvvetlerin konumu ve hareketi de düzenleniyordu,

Bu Anlaşmaya ekli 32 maddelik Ek Protokolde İse, "Sancak´a girecek Türk kuvvetlerinin başında bir albay bulunacağı, bu kuvvetlerin en çok 2500 kişiden oluşacağı; giriş gününün ayrıca ve birlikte saptanacağı; kuvvetlerin Payas ve Hassa üzerinden geçeceği ve İskenderun, Baylan, Kırıkhan ile, bir küçük birliğin de Antakya´da yerleşeceği; Sancak´taki Fransız kuvvetlerinin en çok 2500´e dek artırılabileceği; Sancak güvenliği

İçin Türk kuvvetlerinin Fransızlarla işbirliği yapacağı, bu işbirliği biçiminin Fransa Yüksek Komiseri´nin Antakya´daki Delegesinin girişimi üzerine ve bir Türk irtibat subayı İle İşbirliğinde bulunularak düzenleneceği belirtilmişti.

Bu Askersel Anlaşmanın ertesi günü (4 Temmuz 1938) Kurmay Albay Şükrü Kanatlı komutasındaki Türk kuvvetleri Sancak´a girmişti. Bu olgu Hatay Sorunu süreci İçinde bir dönüm noktası olmuş, Sancak ve Türkiye´de büyük sevinç uyandırmış, Meclis seçimlerinin de dürüst biçimde ve güven İçinde yapılacağı inancını yaratmıştı.

Gene o gün Ankara´da Aras İle Fransa Büyükelçisi Ponsot´nun  imzaladığı yeni Dostluk Antlaşmasına gelince: Antlaşma, Türkiye´nin son verdiği 1930 Antlaşmasının yerine geçecekti. İki Devlet arasında dostluğun sağlamlaştırılmasından başka, birine saldırı durumunda ötekinin tarafsız kalmasını, birine karşı yöneltilen siyasal ve ekonomik tertiplere ötekinin katılmamasını ve yardımcı olmamasını öngören, ayrıca uyuşmazlıkların çözümü için yeni hükümler ortaya koyan bu Andlaşma, 3, maddesinde ve  ona ekli Ortak Demeçte, Sancak ile ilgili olarak başlıca şu hükümleri İçeriyordu:

"3. Genel Barışın ve Doğu Akdeniz´de güvenliğin korunmasına özdeş ölçüde bağlı bulunan bağıtlı Yüksek Taraflar, 29 Mayıs 1937 günü Sancak´ın ortak bütünlüğünü güvence altına alan Andlaşmadan kendilerine düşen güvence yükümünün uygulanmasını gerektirebilecek nitelikteki her durum karşısında yükümlülüklerinin yerine getirilmesini sağlamak ve bu konuda, karşılıklı olarak, birbirlerine gerekli kolaylıkları göstermek İçin danışmalarda bulunacaklardır". Ortak Demeçte ´k ... Taraflar, 29 Ekim 1937 ´de MC Konseyi´nce kabul edilen İskenderun Sancağı Statüsü ve Anayasasının yürürlüğe konulması ve uygulanmasını, Sancak´ta Türk elemanının üstünlüğü tanınmakla birlikte, Sancak Sorununun Türkiye için bir toprak sorunu olmadığını gösteren 20 Ekim 1921 tarihli Ankara An laşması çerçevesinde gerçekleştireceklerdi” 

Görülüyor ki, Fransa bu son hükümle, Türk kuvvetlerinin Sancak´a girmesine karşılık, Türkiye´nin orayı ilhak etmesini önlemek İstemişti,

Antlaşma, aşağıda anlatılacağı üzere, gerek Hatay Sorunu İle ilgili  olaylar, gerek 1939 Türk-İngiliz-Fransız ittifak görüşmelerinin hızla İlerlemesi sonucu Taraflarca onaylanmayacak ve yürürlüğe girmeyecekti.

İşte bu gelişmelerden sonra, Sancak´ta seçim İşlemleri 22 Temmuz´da yeniden başlamıştı 24, Anayasa uyarınca, 20 yaşını doldurmuş erkekler birinci derece seçmen olarak istedikleri topluluklara kendilerini yazdırmışlardı. 1 Ağustos´ta sona eren bu seçim İşlemine göre: Seçmenlerin 35.847´sİ Türk topluluğuna-ki bu salt çoğunluktu-; 1 1-319´u Alevi; 5-504´ü Ermeni; 1.845´i Arap; 2.098´i Rum-Ortodoks topluluğuna yazıldığı´ saptanmıştı. Bunlardan her 100 seçmen bir İkinci derece seçmeni sayıldığından: 358 Türk, 1 13 Alevi, 55 Ermeni, 18 Arap, 20 Rum-Ortodoks, ikinci derece seçmen seçilmiş oluyordu.

Bu seçmenler de 24 Ağustos´ta Antakya, Kırıkkale ve İskenderun bölgelerinden Meclis için: 22 Türk (ki aday sayısı da 22 olduğundan seçim yapılmadan seçilmiş sayıldı), 9 Alevi, 5 Ermeni, 2 Arap, 2 Rum-Ortodoks milletvekili seçmişti. Böylece, toplam 40 milletvekilinin salt çoğunluğu Türklerden oluşuyordu.

2 Eylül 19389de Meclis toplanmıştı. Bu arada Türkiye Hükümeti Cevat Açıkalın´ı Sancak´a sürekli görevle Olağanüstü Temsilci atamıştı.

Meclis açılınca, tüm milletvekilleri Türkçe yemin etmiş, Meclis Başkanlığına Abdülgani Türkmen, Devlet Başkanlığına Tayfur Sökmen seçilmiş, o da Başbakanlığa Abdurrahman Melek´i getirmişti. MC tarafından hazırlanan Anayasa Meclisçe kabul edilmiş, Devletin adı Sancak yerine Hatay olarak değiştirilmiş ve Hatay bayrağı çekilmişti. 5 Eylül´de Melek Hükümeti kurulmuş, Adalet Bakanlığına Cemil Yurtmen, Maliye ve Gümrük Bakanlığına Cemal Bâki, Eğitim ve Sağlık Bakanlığına Faik Türkmen ve Bayındırlık ve Tarım Bakanlığına Kemal Alpar getirilmişti.

Bu ulusal sorunu artık dönüşü olmayan bu anlaşmaya vardıran yüce Atatürk 10 Kasım 1938´de ölmüştü.

HATAY´IN TÜRKİYE´YE BAĞLANMASINA GÖTÜREN YOL: HAZİRAN 1939 ANTLAŞMASI

Hatay Devleti´nin yapay ve geçici niteliği ortada idi. Zaten Hatay Türkleri de ülkenin biran önce Türkiye´ye bağlanması özlemi İçinde bulunuyordu, Fransa Suriye´ye bağımsızlık tanınmasını askıya alarak, 1936 Anlaşmasını imzalamadığına göre, Hatay´ın geleceğinin Suriye´ninkine bağlı tutulması İçin neden de kalmamıştı.

Bu arada Avrupa Genel Savaşa doğru hızla yaklaşıyordu. Almanya 1 5 Mart 1939´da Çekoslovakya´yı istila edecek, arkadan Polonya ile  Saldırmazlık Paktına son verecekti. Nisanda İtalya da Arnavutluk´u işgal edince, İngiltere ve Fransa İçin tehlike Balkan ve Doğu Akdeniz´e de yaklaşacaktı. Bu durumda, Türkiye´nin önemi artacaktı.

Fransız Hükümeti daha 1938 Dostluk Anlaşması hazırlanırken, Türkiye İle, olanak ölçüsünde, geniş yükümlülükler İçine girilmesini istemiş, Doğu Akdeniz ve Balkanlarda bir dayanışma aramıştı, Dışişleri Bakam Bonnet´nin Ankara Büyükelçisi Ponsot´ya 15 Haziran´da yolladığı bir telgrafta bu belli oluyordu. Oysa Türk Hükümeti, Hatay Sorununda istediklerini kabul ettirmeden Fransa ile daha ileri yükümlülükler altına girmeyecekti. Fransa´nın sıkışık durumunu anlamış, bunu ulusal çıkarları doğrultusunda kullanmak İstiyordu. O nedenle, 4 Temmuz 1938´dc Dostluk Andlaşmasını bile onaylamayacak, Fransa ile gerçek bir ittifakı da ancak Hatay´ın Türkiye´ye bırakılması karşılığında kabul edecekti.

1939 başından Haziran´da son Anlaşma yapılıncaya dek olaylar şöyle gelişmişti:

Paris´ te siyasal ve askersel çevrelerde Hatay konusunda sürekli tartışma oluyordu. Beyrut´tan alman haberler, özellikle Yüksek Komiser Puaux´un raporları Türkiye´nin hem Hatay, hem de Suriye´de propaganda ve tahriklere giriştiği yolunda İdi. Puaux ve Paris´te Parlamentonun kimi üyeleri Türkiye´ye karşı direnmek gerektiği kanısında idiler. Buna karşılık, 1939 başında Fransa´nın Ankara Büyükelçisi olan Massigli Türkiye İle uzlaşmak gerektiğini ve, karşılığını elde etmek koşulu İle, Hatay´ın Türkiye´ye bırakılmasını öneriyordu. Daladier Hükümeti, özellikle onun Dışişleri Bakanı Bonnet henüz kararsızdı.

Massigli Türkiye´yi ve sorunlarını İyi bilen parlak bir diplomattı. Daha 1923 Lozan Barış Konferansı´nda Genel Sekreterlik görevinde bulunmuş,

Türkiye´nin önemini anlamıştı. Ankara´da kendisinin muhatabı yeni Dışişleri Bakanı Saracoğlu da açık sözlü, kararlı ve zeki bir devlet adamı İdi. Saracoğlu´nun kişiliği Massigli´yi çok etkilemiş, ona güven vermişti,

Türkiye Dışişleri Bakam 20 Ocak´ta Massigli´ye açıkça, "Türkiye Hatay´ı almak istiyor, Hatay er geç Türkiye´ye bağlanacaktır. Ancak, eğer Fransa şimdilik Hatay´ın tam bağımsızlığını ve onun geçici olarak Fransa ve Türkiye´nin güvencesi altına konulduğunu kabul ederse, biz biraz sabrederiz” demişti.

Massigli´nin Paris´e ilettiği bu haber üzerine, Dışişleri Bakanlığı´ndaki İlk kaygı Suriyelilerin böyle bir Şeye ne diyeceği İdi. Aslında Suriyeli liderler işin Türkiye´nin İsteği doğrultusunda geliştiğini farketmişti. O nedenle, Hatay´ın Türkiye İle Suriye arasında bölüşülmesi İçin Ankara´da çoktan sondajlara girişmişti. Bu sondajların sonuncusu 1938 Kasım´ında Ata türk´ün cenaze törenine katılan Emir Adil Aslan´ın girişim idi. Saracoğlu, Emir Aslan´a eğer Suriye Hatay sınırı dışında kalan üç Türk nahiyesini verirse, karşılığında Hatay´dan kimi yerlerin Suriye´ye bırakılabileceğini, yani sınır üzerinde bir değişiklik yapılabileceğini bildirmişti. Öte yandan, Suriye Başbakanı Cemil Mardam İskenderiye´de basına, Hatay Sorununun Türkiye İle doğrudan çözümünün düşünüldüğünü söylemişti.  Oysa, Suriyelilerle, Türkiye´nin anladığı çerçevede, bir uzlaşı yapılamayacaktı.

Bu arada, ´Türkiye´nin Hatay´dan başka, Halep´te ve Cezire´de de gözü olduğu, gizli Türk ajanlarının buralarda propagandalara giriştiği yolunda söylentiler çıkmıştı. Massigli bu söylentileri 20 Ocak´ta Saracoğlu´na İletmiş, Saracoğlu da, ´ ´Türkiye´nin Hatay´dan başka Suriye´nin hiçbir yerinde gözü yoktur” yanıtını vermişti  . Ne var ki, Saracoğlu´nun bu güvencesi Paris´i ve Şam´ı yatıştırmaya yeterli olmayacaktı.

Massigli, Ankara´daki ilk temaslarından sonra, 24 Ocak´ta Paris´e yolladığı raporda bir değerlendirme yapmıştı. Büyükelçi, bu raporunda, Türk yöneticilerinden Hatay İçin bir esneklik beklenemeyeceğini, Atatürk´ün başlattığı bu davada İnönü´nün gerilemesinin söz konusu edilemeyeceğini, Suriye´de Mandat Rejimi daha süreceğe benzediğine göre, Hatay´ın ona bağlı ve mahkûm tutulmasının doğru olmayacağını, Türk Hükümeti´nin bu sorunda totaliter devletler gibi oldubittilerle hareketi düşünmediğini, ancak Suriyelileri İşe karıştırmak istemediğini belirtmiş, ortada şu üç yol bulunduğunu açıklamıştı.

"a) Ya 1937 Hatay Statüsünü sıkı tutup Hatay´daki Türk karşıtlarına güvenerek Türklerin baskılarına dayanmak;

b)Ya işi sürüncemede bırakarak, Hatay Türk makamlarının keyfi davranışlarını protesto etmekle yetinmek ve zaman kazanmak;

c)Ya da Türkiye´nin önerisine yanaşılıp bunu Suriye´ye kabul ettirmeye çalışmak ve, Hatay´ın Türkiye´ye İlhakı karşılığında, Fransa İçin ödünler elde etmek-ki bunlar Türkiye´nin Suriye´de başka bir emeli Fransız çıkarlarım korumaktır.

Bu üç yoldan ilk ikisi Fransa´nın çıkarlarına aykırıdır ve Türk-Fransız ilişkilerini tehlikeye sokar. Kaldı ki, Fransa´nın Hatay´da ve Suriye´de Türklere karşı koyacak bir gücü de yoktur” 

Fransız Dışişleri Bakanlığınca, Massigli´ye hak verilmekle birlikte, Suriye´nin parçalanmasının kabul edilemeyeceği, olsa olsa sınır düzeltmeleri yapılabileceği, İlhak kabul edilirse, buna hem Suriyelilerin karşı geleceği, hem de 3, devletlere bahane verilmiş olacağı ve Akdeniz´de dengenin bozulacağı bildirilmişti.

Massigli Şubat başında konuyu bizzat görüşmek üzere Paris´e gitmişti. Orada Gamlain ve Darları gibi askeri liderlerin bir Türk-Fransız İttifakının değerini daha iyi anladığını görmüştü. Dışişleri Bakam İse henüz tereddüt ediyordu. Ankara´ya dönüşünde Bonneî´ten gelen 13 Şubat günlü telgraf Massigli´ye biraz umut vermişti. Arkasından gelen yeni telgraf ise daha olumlu idi. Bu telgrafta, Türkiye ile ilişkilerin düzeltilmesine önem verdikleri, gerekiyorsa Hatay´ın bir bölümünün terk edilebileceği, ama Musa Dağı gibi kimi kesimlerin Suriye´ye bırakılmasının doğru olacağı, Hatay Türkiye´ye geçerse, o zaman "esaslı ve olumlu karşılıklar (contreparties substentiellcs et positives) elde edilmesini bekledikleri, bu karşılıkların: a) Yeni Türk-Suriye sınırının değişmezliği, Türkiye´nin Suriye´den başkaca hiçbir toprak istememesi, propaganda ve tahriklere son verilmesi; b) Akdeniz bölgesinde Fransa İle bir siyasal işbirliğini Türkiye´nin kabul etmesi olacağı belirtilerek, bu çerçevede Saracoğlu ile görüşmelere başlayabileceği bildirilmişti.

Bonnet´nin 20 Mart´ta yolladığı telgraf İse kesindi. Bunda, Hatay´ın 1937 Statüsünün eriyip gittiği, Ankara´da protestoların hiçbir etkisi olmadığının anlaşıldığı, bu sorunun Türkiye ile ilişkileri zehirlediği, böyle bir durumda, karşılığını almak koşulu ile, Türklerle zaman geçirilmeden görüşmenin hem daha onurlu, hem de kârlı olacağı, Hatay´ın, olanaklı ise, bir bölümünün, değilse tümünün bırakılabileceği bildirilmekte, ancak Hatay´ın Türkiye´ye Suriye´deki mandanın sonunda verilebileceği, bunun hem Fransız kamuoyu, hem de Suriyelilerin itirazları bakımından gerektiği, mandayı 31 Aralık 1939´dan öteye uzatmamak yükümlülüğü bulunduğuna göre, o zamana dek Hatay´daki Fransız askerlerinin yavaş yavaş çekilebileceğini belirtmiş ve Türkiye´den beklenen karşılıklar daha önceki telgraftaki biçimde yinelenmişti 

Bu arada Büyükelçi, Türkiye´nin Suriye´deki gizli faaliyeti üzerindeki dosyayı Beyrut´tan alınca, durumu yerinde görmek üzere, trenle 6 Mart´ta Suriye ve Lübnan´da bir geziye çıkmış, Beyrut´ta Puaux ile görüşmüş, onu ikna etmeye çalışmıştı. Bu gezisi, kendisine düşüncelerinin yerinde olduğunu göstermiş, Türkiye´nin yarattığı İleri sürülen yeni tehlikelerin doğru olmadığı, ya da abartıldığı kanısına varmış ve bunu Paris´e bildirmişti.

Massigli, Suriye´den dönüşünde, 17, 23 ve 29 Mart günleri Saracoğlu ile, Hatay´ın Türkiye´ye bağlanması temeline dayanan görüşmeler yapmıştı. Saracoğlu Hatay´dan Suriye´ye toprak verilmesine yanaşmıyor, ve işin biran önce ve kesin biçimde sonuçlandırılmasını istiyor, Türkiye´nin Suriye´de başka toprak İstemi olmadığını ilân etmeye hazır olduklarını belirtiyor, Bağdat Demiryollarının Fransızlarca İşletilmesi gibi konuların ele alınabileceğini söylüyor ve Fransa İle yapılacak siyasal bir Antlaşmaya İngiltere´nin de katılması gerekeceğini bildiriyordu 

7 Nisan´da İtalya´nın Arnavutluk´u İşgal etmesi, İngiltere gibi, Fransa´yı da Türkiye İle biran önce anlaşmaya İten bir olgu olmuştu, Nitekim, Bonnet´nin 28 Nisan günlü telgrafı Massigli´de Türk Hükümeti İle anlaşma gününün yaklaştığı İzlenimini doğurmuştu. Arkasından, ı Mayıs´ta Fransa´nın Yakındoğu Kuvvetleri Komutam General Weygan´ın Ankara´ya gelip Doğu Akdeniz ve Balkanların savunulması konusunda temaslar yapması, İşlerin ciddi bir aşamaya vardığını göstermişti. Weygand Paris´e dönüşünde, Türkiye ile biran önce anlaşmak gerektiğini Hükümete anlatmıştı.

Bu arada, 1939 Nisan ortalarında Ankara´da Saracoğlu ile İngiltere Büyükelçisi arasında başlayan Türk-İngiliz İttifakı görüşmeleri hızla ilerliyordu. Türkiye, Hatay Sorunu üzerinde bir anlaşma olmadıkça, Fransa´nın bu görüşmelere katılmasını İstememişti. Bununla birlikte, görüşmelerden Fransa´ya da bilgi veriliyordu. 12 Mayıs´ta Türk-İngiliz görüşmeleri bir Ortak Demeç (Dâclaration Communc) açıklanması İle İlk aşamasına varmış, böylece Üçlü İttifakın temeli belli olmuştu. Fransa bu Demeci benimsemiş bulunuyordu. Artık, Fransa Hükümeti, Hatay konusunda Türkiye´nin kabul edemeyeceği hemen hemen tüm önerilerden vazgeçmişti. Bunun üzerine, Paris´te Büyükelçi Davaz ile Dışişleri BakanıBonnet tarafından Türk-İngiliz Ortak Demecinin tıpkısının imzalandığı 23 Haziran 1939 günü, Ankara´da da Saracoğlu İle Massigli Hatay´ın Türkiye´ye bırakılmasına İlişkin Anlaşmayı İmzalamıştı.   

"Türkiye İle Suriye arasında ülkesel sorunların kesinlikle çözümüne İlişkin ´Düzenleme´ (Arrangement portant râglement dâfinitifdes questİons territoriales entre la Turquie et ia Syrie) adını taşıyan bu Anlaşma şunları düzenliyordu.

1. Hatay Türkiye´ye katılacağına göre (1. md.nin son fıkrası) yeni Türkiye-Suriye sınırının tanımı gerekiyordu, Yukarıda değindiğimiz üzere, Türkiye-Suriye sınırı 30 Mayıs 1926 Sözleşmesi, 22 Haziran 1929 sınırına İlişkin Protokol ile ve 3 Mayıs 1930 Son Protokolü ile saptanmıştı. 29 Mayıs 1937´de MC Konseyi´nce kabul edilen ´İskenderun Sancağı´nın Sınırları´na İlişkin bağıt da ´Sancak Ayrı Varlığı´nın sınırlarım belirlemişti. Bunun üzerine MC Sınır Komisyonu, sınırın İşaretlenmesi İşine girişmiş ve 19 Mayıs 1939´da Antakya´da yapılan bir Protokol İle bu da belirlenmişti.

Şimdi, Ankara Anlaşması ile Fransa, Hatay´ın Suriye ile sınırlarında daha çok Türkiye yararına küçük değişiklikler yapılmasına, başka deyişle, bu değişikliklerle Hatay´ın Türkiye´ye geçmesine kendi hesabına razı olmuştu (Md. 1)

Hatay´daki Fransız kuvvetlerinin ülkeyi bir ay İçinde (23 Temmuz 1939 gününden önce) boşaltması öngörülmüştü (Md. 1, son fıkra). Türkiye, Suriye ile bu yeni sınırın kesin olduğunu kabul ederken Suriye´nin toprak bütünlüğüne ya da İç güvenliğine karşı girişilebilecek eylemlerin karşısında olduğunu açıklamış, ayrıca Fransa ile birlikte, Türkiye ve Suriye ülkeleri üzerinde birbirlerine karşı yönelik yıkıcı eylemleri önlemek, yükümlülüğünü üstlenmişti (Md. 7-9).

2.Ülke değişikliği nedeniye, Hatay´da oturanlara uyrukluk seçme hakkı tanınmış ve konularını değiştirip ayrılmak İstemeyenlerin Türk uyruklu sayılacağı belirtilmişti (Md. 2-5).

3.Hatay´ın Türkiye´ye geçmesiyle orada Fransız ve öbür yabancılarla İlintili hak ve malların arıtılması Anlaşmaya bağlı Protokol ve ekleri ile düzenlenmişti. Ayrıca, İskenderun´daki Fransız Askersel Mezarlığının korunması İçin bir hüküm konulmuştu (Anlaşmanın 6. Md. si).

4.Türkiye´nin Suriye İle komşuluk ilişkilerinin düzenlenmesine gelince: Türk Hükümeti Hatay Devleti kurulduktan sonra, 3 Aralık 1938 günü Fransa´ya verdiği bir Nota İle, 1926 Türkiye-Surİye Dostluk ve İyi Komşuluk Sözleşmelesine, günün koşullarına göre, yenisi yapılmak üzere son vermişti. Ancak yeni bir sözleşmenin, yapılmasına zaman kalmadan Ankara Anlaşması bağıtlanınca, 1926 Sözleşmesinin, yenisi yapılıncaya değin yürürlükte tutulmasında yarar görülmüştü. İşte bu nedenle Ankara Anlaşması´nın 10. maddesi, Sözleşmenin yürürlüğünü 15 Mart 1940´a dek uzatmıştı, Nitekim 30 Mart 1940 günü Fransa ile Türkiye Ankara´da yeni Sözleşmeyi İmzalayacaktı.

Ayrıca bir hüküm konulmamış olmakla birlikte, Anlaşma, 1937´de Sancak Devleti´ni yaratan, onun varlığı ve sınırlarını güvence altına alan bağıtları da ortadan kaldırmış bulunuyordu.

Yukarıda belirttiğimiz üzere, 1939 Anlaşması daha yürürlüğe girmeden, Hatay Meclisi 29 Haziran´da oybirliği ile Türkiye´ye bağlanma kararı vermişti. Türkiye de 7 Temmuz günü bir yasa ile Hatay İlini kurup bağlanma işlemini kesinleştirmişti. Bu arada Fransız kuvvetleri Hatay´ı terk etmişti.

Anlaşmanın, Paris´te onay belgelerinin verişilip en geç 22 Temmuz yürürlüğe girmesi  1. maddede öngörülmüştü. Türkiye´den sonra Fransa´da da onay işlemi tamamlanınca, İmzalı metinler 13 Temmuz´da Paris´te verilmiş, böylece Anlaşma o gün yürürlüğe girmişti. Bunun üzerine, Fransa Dışişleri Bakanı George Bonnet anlaşmanın Fransızca metnini, bir mektupla MC Genel Sekreterine yollayınca, mektup ile birlikte Anlaşma metni MC´nin Resmi Gazetesinde yayımlanmıştı.

Anlaşmaya bir yürürlülük süresi konulmasına gerek görülmemiştir. Çünkü, bu bir sorunun çözümü ve onun ortaya koyduğu ikincil konuları arıtma bağılıdır. O nedenle de adı Antlaşma (Traitâ) değil, bir düzenleme  getiren Anlaşma (Arrangement)dır, etmiştir. Bu yollama eski bağıtlara saygı anlamına gelir. Buna karşın, Suriye 1946´da Fransız ve İngiliz kuvvetlerinin çekilmesi üzerine bütünüyle egemenliğine kavuştuktan bir süre sonra, Devlet Başkanı Albay Çiçekli (1950-1954) "İskendurun´un Suriye´den zorla alınması” diye, daha çok iç politika nedenleriyle, halkın duygularım okşayıcı propagandaya girişmiş,  Hatay´ı Suriye sınırları içinde gösteren haritalar bastırmaya başlamıştı. Bu siyasal "rhetoric"İn de etkisiyle, Suriye hüküthetleri o zamandan beri Türk Suriye sınırım tanıma anlamına gelebilecek tüm davranışlardan kaçınmış, Hatay kesimindeki sınırın modern yöntemlerle yeniden işaretlenmesine (redâmarcation), hatta sınır taşlarının onarımına bile yanaşmamıştır, Bu yüzden, sınırın öbür kesimlerinin bile yeniden işaretlenmesi gerçekleşememiştir.

Hatay´ın güneyine düşen Türkiye-Suriye karasuları ayırım çizgisi de henüz çizilmemiştir. Suriye´nin 8 Eylül 1981 ´de bir Yasa ile karasularını 35 mile çıkarması -ki Türk Hükümeti uluslararası hukuka aykırı bu kararı tanımayacağım bildirmiştir- İşleri büsbütün zorlaştırmıştır.

 

Sizde Görüşlerinizi Bildirin

Yorumlar

Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı !