Heinrich Schliemann ve Truva Hazineleri 31.1.2019 20096 Kez Okundu

 

OSMANLI DEVLETİNİN ZAAFİYETİNDEN VE TARİHİ

   ESERLERE ÖNEM VERMEMESİNDEN FAYDALANAN

  HEINRICH SCHLIEMANN TRUVA HAZİNELERİNİ

  ÇANAKKALE’DEN YUNANİSTAN’A KAÇIRMAYI BAŞARMIŞTI

 

 Heinrich Schliemann, zamanımızdan 80 yıl kadar önce Batı Anadolu’da Truva’yı Yunan ülkesinde Miken ve Tyrins’i kazarak, ilim âlemine, yakın doğru medeniyetlerinin değerli belgeleri olan ve maddi kıymetleri milyarları aşan eserler buldu. Schliemann, bir arkeolog değildi; bir tarihçi de değildi. Hiçbir üniversitede böyle bir işe girişmesi için kendisine cesaret verecek herhangi bir yöntem de öğrenmemişti. Schliemann, yukarı Almanya’da Buckow kasabasında 1822 yılında doğdu. Babası Ernst Schliemann, yoksul bir Protestan papazıydı. Yoksulluk yüzünden bir köye çekildiler. Küçük Schliemann, babasıyla birlikte bu köyde 8 yıl kaldı.

 

Küçük Schliemann, her şeyle ilgileniyordu. Gizemli şeyleri öğrenmek arzusu onda, daha çok küçükken başlamıştı. Babasını her gün soru yağmuruna tutuyordu. Köy papazı olan babası, pek boş bir adam değildi. Onun, sonu gelmeyen sorularını mümkün olduğu kadar karşılamaya çalışıyordu. Fakat onun soruları bitmiyordu. Köylerinin yakınında “Hun Mezarı” denilen bir tepecik vardı. Köyle bu tepe üzerine uydurulmuş birçok masallar anlatılıyordu. Rivayete göre, tepenin altında altın bir beşik içine konulmuş bir bebek gömülüymüş. Bundan başka, orada hazinelerin saklı olduğu bir harabe de varmış. Schliemann, bir gün babasına, bu hazineleri çıkarıp zengin olmalarını bile teklif etti.


 

Schliemann’ın idealini Truva’ya çeviren bir etken ise babasının tarihe olan merakıydı. Köy papazı, bu konuda birçok kitaplar okumuştu. Oğluna Herkülanunun’dan ve Pompei’den bahseder, onların korkunç akıbetlerini anlatırdı. Zaman ve para elverirse buraların kazılmasından insanlığın büyük eserler kazanacağını söylerdi. Papaz, oğluna Homer’in kahramanlarından, Truva savaşlarından bahsederdi. Ona, İtalya’da destanından parçalar okur ve eski Yunan âleminin parlak dünyasında gezdirirdi.


Köy papazı, 8 yaşındaki oğluna yılbaşı hediyesi olarak Dr. Jerre’nin “Çocuklar İçin Dünya Tarihi” adlı kitabını verdi. Bu kitap, güzel resimlerle süslüydü. Schliemann’ın çok hoşuna gitti. Çocuk bir gün kitabı okurken Truva’nın kalın duvarlarını, muhteşem kapısını tasvir eden bir resim gördü. Bu resim Truvalı Aneas’ın, yaşlı babası sırtında, küçük oğlu elinde; yanan, mahvolan Truva’dan kaçışını betimliyordu. Schliemann, babasına dedi ki:


-       Sen yanılıyorsun; Jerre Truva’yı görmüş olmalı. Yoksa onu bu kadar güzel tasvir edemezdi. Babası, ona bu resmin hayali olduğunu anlatı. Çocuk, Truva duvarlarının bu resimdeki gibi düzgün ve kuvvetli olup olmadığını sorunca, babası,


-       Evet, dedi, Truva, böyle muhteşem surlarla çevrilmişti!

-       Şu halde bu duvarlar tamamıyla yok olup gitmemiştir. Onlar toprak altında binlerce yılın birikintileri altında saklıdır.


Baba kendi iddiasında; oğul kendi fikirlerinde ısrar ettiler. Sonunda Schliemann’ın Truva’yı kazmasına karar verildi!

    Schliemann, arkadaşlarıyla birlikte harabeleri gezer, kilisenin eski kitaplarını okurdu. Bir papaz kızı olan 84 yaşındaki yaşlı komşu kadınını ziyaret eder; ondan köyün mazisine ait birçok şeyler dinlerdi. Onun evinde, din adamları olan atalarına ait birçok resimler vardı. Schiemann bunları seyretmekten çok hoşlanıyordu.

 


O zamanlar, Almanya’da eski Yunanca ve Latince büyük itibar görüyordu. Schliemann’ın babası Grekçe bilmiyordu. Fakat oğluna her fırsatta Latince öğretiyordu. Ne yazık ki, Schliemann, henüz 9 yaşındayken, annesi ölüverdi. Bu, hem Schliemann için hem de 6 kızkardeşi için büyük bir felaketti. O köyden de ayrılmaya mecbur oluyordu. Schliemann, perişan bir hayata başlamıştı. Babası, onu bir köy papazı olan kardeşinin yanına gönderdi. Fakat bu gidiş Schliemann için gerçekten iyi bir şans getirmişti. Köyün değerli öğretmesi sayesinde Latincede çok ilerledi. Hatta 1832 yılında babasına Truva’ya Odiseus’in, Agamenon’un maceralarına dair Latince bir yazı hazırladı, gönderdi. Schlieamann, 11 yaşında Gimnazyum’a girdi. Babasının ölümü onun öğrenim hayatına son verdi. Asıl felaket de bundan sonra başladı. 14 yaşındaydı. Mecklenburg’da bir toptancı bakkala çırak oldu. Daha sonra Fürstenberg’deki toptancı bakkalda beş buçuk yıl çalıştı. O, tereyağı, şarap, yoğurt, tuz, kahve, şeker, satıyordu. Patronlarının fazla bir kazançları yoktu. Bu sebeple Schliemann’a da az para veriyorlardı; ama sabahın beşinden gecenin 11 ine kadar durmadan çalıştırıyorlardı. Ona, kendini yetiştirmek için hiç zaman kalmıyordu.


Bu sefil hayattan kurtulmaya imkân bulamayacak mıydı? Bir gün ağır bir yük kaldırdı, ciğeri zedelendi. İşi terk etti. Ümitsiz, perişan, yürüyerek Hamburg’a kadar gitti. Orada yıllığı 180 marka bir yer buldu. Fakat göğsü de ağrıyordu. Ağır işe gelemiyordu. Bu sebeple onu işinden çıkardılar. Günlük ekmeğini kazanabilmek için birçok yerlere başvurdu. Nihayet bir gemiye girebildi. Onu da annesinin çocukluk arkadaşı olan F. Wendt’in tavsiyesiyle elde edebildi. Gemi Venezüella’ya gidecekti. Schliemann, her zaman çok yoksuldu. Fakat bu sefer pek çaresiz kalmıştı. Üstüne örtecek yorganı bile yoktu. Biricik ceketini sattı, bir yün battaniye aldı, 1841 de iyi bir havada Hamburg’dan denize açıldılar.

 

 

Gemi yolda fırtınaya tutuldu. Büyük tehlike geçirdiler. Gemi batıyordu. Onlar küçük bir kayıkla kudurmuş dalgalara karşı geldiler. Sonunda karaya çıkabildiler. Gemi battı ve gemicilerin eşyaları da birlikte denizin dibine gitti. Şanseseri; Schliemann’ın öteberisini koyduğu bavulcuğu denizin yüzünde kalmıştı! Schliemann, bundan ötürü Tanrı’ya şükretti. Çıktıkları yer Hollanda’ydı. Gemiciler tekrar Almanya’ya dönüyorlardı. Onu da beraber götürmek istediler. Fakat Schliemann, dönmedi. Amsterdam’a gidecek, ücretli asker olarak yazılacaktı. Hollanda’nın merkezi olan bu şehre ulaştı. Üstü başı perişandı. Kış gelmişti. Ceketi bile yoktu. Bu korkunç soğukta ne yapacaktı? Giriştiği ücretli askerlik işi öyle düşündüğü gibi çabuk yürümüyordu. Cebindeki son metelik de bitince hasta taklidi yaparak bir hastaneye yattı. Bu kötü durumda yine imdadına F. Wendt yetişti. Schliemann, ona başından geçenleri bir mektupla anlatmıştı. Mektup F. Wendt’e zengin arkadaşlarıyla bir ziyafet sofrasındayken getirildi. Sofradakiler mektubun okunmasını istediler. F. Wendt, mektubu okuyunca hepsi Schliemann’a acıdılar. Aralarında (240) Gulden topladılar. Bu parayı konsolos vasıtasıyla Schliemann’a gönderdiler. F. Wendt, Schliemann’nı Amsterdam’daki Prusya konsolosuna tavsiye etmişti. O da Schliemann’a yardım etti; bir yer buldu. İşi kolaydı, mektup götürüp getiriyordu. Çalışmak için bol bol zamanı vardı. Düşüncelerini uygulamaya koymak için bu elverişli durumdan yararlanmalıydı. Önce yazısını düzeltmek için bir hattattan ders aldı. Dil öğrenmek istiyordu. Yıllık kazancı (800) Frank kadardı. O, bunun yarısını öğrenimini ayırdı.

 

 

Kötü bir çatı katında yatıyordu. Kışın soğuktan, yazın sıcaktan durulmuyordu. Çünkü kazancının yarısını öğrenime ayırmıştı. İşte bu hava içinde Grekçe, İngilizce öğrenmeye başladı. Yoksulluk, ona dil öğrenmede bir yöntem buldurdu. Bu basit yöntem, çalıştığı dile ait yazıları yüksek sesle ve sık sık okumaktan ibaretti. Okuyor, ezberliyor ve yazıyordu. Hiç tercüme etmiyordu. İngilizce ibadet edilen bir kiliseye giderek dil egzersizi yapıyordu. Yolda, sokakta, her yerde okuyor ezberliyordu. Üç ay sonra ders aldığı öğretmenleriyle İngilizce konuşabiliyordu. Gündüz çalışmaları yetmiyormuş gibi, geceleri de çok az uyuyordu, gündüz öğrendiklerini gece yineliyordu. Yapacağı şeyleri de geceleri düşünür, tasarlardı. İşte böyle bir gayretle altı ayda İngilizce öğrendi. Bu yöntemle yine altı ay içinde Fransızcayı elde etti. Fransızların belli başlı yazarlarının eserlerini ezberlemişti. Bu yoldaki çalışmalarıyla Hollandacayı, İspanyolcayı, İtalyancayı, Portekizceyi altışar haftada su gibi öğrendi.


Hollanda’nın rutubetli havası akciğerlerine iyi gelmişti. Bir süre sonra göğsünün ağrıları tamamıyla kayboldu. Artık işini küçümsemekteydi. Bir dostu ona 1844 yılında bir kitapçı yanında yıllığı 1200 Franga iyi bir iş buldu. Bu ticarette Rusça bilmenin gerekliliğini takdir ederek bu dili öğrenmeye başladı. Eline Rusça eski bir gramer bir de kötü Fenélon’un Telemaque’ı (Telemak)(1) tercümesi geçirebildi. Bir öğretmen bulamamıştı. O zamanlar Amsterdam’da Rusça bilen kimse yoktu. Bu seferki çalışma, gramerin yardımı ile ilerliyordu.


Schliemann, yine eski yönteme başvurdu. Çalışmalarını kontrol ettirebileceği kimse yoktu. Telemak’ın Rusça tercümesini ezberledi. Öğrendiği Rusçayı birine tekrarlaması gerekiyordu. Bunun için yoksul bir Yahudi’yi haftada 4 Frankla dinleyici tuttu. Ama bu Yahudi, Rusça bir kelime bilmiyordu. Schliemann, ona her akşam iki saat Rusça dinletiyordu. Schliemann’ın yüksek sesle ders çalışması oda komşularını rahatsız eti. Onu şikâyet ettiler. O bu yüzden iki kez ev değiştirmeye mecbur oldu. Buna rağmen, gayreti hiç eksilmedi. Altı hafta sonra Londra’daki bir Rus’a, Rus dili ile ilk mektubunu yazdı. Schliemann, bundan sonra da Moskova ile bağlantı sağladı. O, Amsterdam’a gelen Ruslarla, kendi ana dilleriyle su gibi konuşuyordu. Çalıştığı ticarethaneden onu acente olarak Petersburg’a gönderdiler. O hem burada hem de Moskova’da başarı sağladı.


Schliemann, Petersburg’da büyük başarı sağlamıştı. (1847) yılında artık büyük tüccar derecesine yükseldi. Şahsen kazandığı başarıya rağmen, Amsterdam’daki ticarethanenin ajanslığı işini de terk etmedi. Bu ajanlık 11 yıl kadar sürdü. Kardeşi Ludwig Schliemann, Kaliforniya’ya gitmişti. Schliemann, kardeşinden uzun zamandan beri hiçbir haber alamamıştı. 1850 yılında o da Amerika’ya gitti. Kardeşi ölmüştü. O yıl Kaliforniya devlet haline gelince, memlekette bulunan herkesin otomatik olarak Birleşik Amerika tabiiyetine geçmesi kabul edildi. Böylece Schliemann’da bir (Amerikalı) oluverdi. Moskova’ya döndü. Şimdi artık serbest, büyük bir tüccardı. Bu sırada dil çalışmalarını bıraktı. Fakat artık tüccardı; zengindi! Üstelik çalışacak boş zamanı da vardı. 1854 yılında İsveççeyi ve Polonya dilini öğrendi.


Meşhur Kırım Muharebesi sırasında, ticaretin çok zorlaştığı bir zamanda Schliemann, alış verişe devam etti. Avrupa’dan Rusya’ya mal getirtti, sattı; çok kazandı. Savaş malzemesi satıyordu. Savaş devamınca büyük teşebbüslere girişti ve serveti iki kat arttı.


Onda Grekçe öğrenmek arzusu hiç sönmemişti. Savaştan önceki işi bu dil ile uğraşmasına imkân vermiyordu. Savaş sırasında ise ne bir gazete ne de bir kitap okuyacak zamanı vardı. 1856 da bu dile çalışmaya başladı. Bu arada yeni Yunan dilini de öğreniyordu. Altı haftada bu dili elde etmeye muvaffak oldu. İtalya’da ve Odise’yi, Eski Yunancasından okudu. O arada Moskova’daki Petersburg’daki ticaret işleri en verimli şekilde gelişiyordu. 1857 deki korkunç ekonomik kriz sırasında çok az kazandı. 1858 de bir profesörden Latince öğrenmeye başladı. 1858 yılında ticaret hayatına ara verdi. Çünkü büyük miktarda bir servet elde etmişti. İsveç’i, Danimarka’yı, Almanya’yı ve Mısır’ı gezdi.

 

Bu gezi sırasında Arapça’yı da öğrendi. Ondan sonra da Kahire’den Kudüs’e kadar gitti. Suriye’yi gördü. Arabistan dönüşünde 1859 yılında İzmir’e, Atina’ya, İthaka adasına uğradı. Bir ortağı kendisini dava ettiğinden tekrar Petersburg’a döndü. 1860 da 10 milyon Mark kazandı. Zeytinyağı ve pamuk ticaretinden çok büyük kâr sağladı. Sonra çay ticaretine başladı. Onun her tuttuğu iş başarıyla sonuçlanıyordu. Bir insan için ulaşılabilecek en yüksek zenginlik derecesine yükselmişti. O, artık bir milyonerdi! Şimdi eski ideali yeniden ateşlendi. Truva’yı kazmak arzusunu bir an bile terk etmemişti. Şimdi o, hayatının amacına ulaşabilmek için gerekli paraya sahipti. 1863 de ticari işlerini tamamıyla tasfiye etti. Fakat arkeolojik araştırmalarına başlamadan önce bir dünya seyahati yapmayı uygun görüyordu. 1864 baharında yola çıktı. Tunus’ta Kartaca harabelerini gezdi. Mısır üzerinden Hindistan’a geçti. Seylan’ı Kalküta’yı, Benares’i, Ağra’yı, Delhi’yi, Himayala dağlarını, Singapur’u, Cava adalarını, Saigon’u gördü. Sonra iki ay Çin’de kaldı. Ta Çin Seddi’ne kadar uzandı. Japonya’ya geçti. Küçük bir gemi ile San Fransisko’ya gitti. Birleşik Amerika’yı gezdi. 1866 da Paris’e döndü. Ondan sonra arkeoloji çalışmalarına başladı. Eski bir dünyanın keşfine çıkıyordu. Onun uğrunda bir ömür ve milyonluk bir servet sarfedecekti.


 

H. Schliemann, kazancını yeterli görerek ticaret hayatından çekildiği zaman henüz hayatının en olgun yıllarını yaşamaktaydı. 46 yaşındaydı. İçindeki dinmeyen arzu onu, kazancın ihtiraslı kollarından çekip alacak kadar kuvvetliydi. Onda, Truva’yı kazmak bir ideal haline gelmişti. Dünya gezintisinden sonra, bu konudaki son hazırlıklarını da Paris’te tamamladı. Schliemann, Paris’te yerleşmiş gibiydi. 1868 yılının baharında Roma, Napoli Korfo, Kefalonya üzerinden İthaka’ya geçti. Homer Destanında adı çok geçen bu ülkede uzun süren araştırmalar yaptı. Fakat onun asıl hedefi Truva’ya gitmekti. Truva neredeydi? İşte bunu açık olarak, hiç kimse bilmiyordu. “Klasik Çağda, Hellenistik Çağda Priamos’un şehri yerine, Novum İlium (Yeni İlyon) diye bir şehir yapıldığı bilinmektedir. Ünlü insanlar da geldikleri zaman hep bu yeni İlyon’dan bahsedilmektedir. O zaman için eski, yeni Truva’nın aynı olduğu anlaşılıyor. Fakat Rönesans’ın ve Rönesans’tan sonra Truva’yı arayanların çelişkili ifadelerinden ne yeni ne eski İlyon’un nerde olduğu belli değildir. Artık bundan sonra tahminler ortalığı kaplamıştır. Mesela Ch. Texier, İlyon’u bugün kazılmış olan Asarlık Höyüğünün üç kilometre güneyindeki, eski Kalafatlı’da aramaktadır” Homer Destanının bu ünlü şehri hakkındaki kitaplarda pek çok şeyler yazılıydı. Fakat hiç birinde şehrin yeri için kesin bilgi yoktu. Schliemann’ın elinde, onun karanlık yolunu aydınlatan tek bir ışık vardı: İlyada! Schliemann, bu destanın ışığında eski bir dünyayı bulmaya çıkmıştı.

 

Bu destanda yer adları şehir, ırmak, dağ adları vardı. Derelerin, ırmakların, tepelerin tasvirleri vardı. Destanda, adları unutulmaz kahramanlar, Agamennon’lar, Hektor’lar, Aşiller, Meneloss’lar ve güzel Helena’lar vardı. Bütün bu şeyler gerçek miydi? Bu savaşlar gerçekten yapılmış mıydı? Yoksa bütün bu şahıslar, vakalar, destanın içindeki insanlarla beraber vakalara karışmış olan Tanrılar, Tanrıçalar gibi, insanların hayalinde yer almış, vücut bulmuş birer fantezi miydi? Destanlar ki hemen hepsinde olmayacak şeyler olur; yapılmayacak şeyler yapılır! Destanlarda öyle olaylar geçer ki, bunlar gerçeğin ölçüsüne vurulamaz! Bununla beraber hemen hepsinde gerçeğin payı vardır. Fakat bunun derecesi, miktarı nedir? İşte bunu ayırmak zordur. Esasen destan, destan olarak değer taşır. Onu tarihçi bir gerçek gibi ele alarak hangi meseleyi aydınlatabilir? Hangi mazi bu ışık altında tam incelene bilinir?


Fakat Schliemann, Homer destanlarını, çok başka bir gözle görüyordu. Yüzyıllardan beri insanoğlu hayalinin beslediği ve bize kadar ulaştırdığı bu harikulade olayların bir çekirdeği vardı ki o, Truva şehri üzerinde hayat buluyordu.


O zamana kadar, hiçbir Arkeolog, hiçbir tarihçi böyle bir araştırmaya girişmemişti. İlyada’da adı geçen yerlerden; dağlardan, sulardan bazıları hala, ya o adla, ya da ona yakın adlarla anılmıyorlar mıydı? İthaka’da köylülere Odyasseden parçalar okudu. Heyecandan hem kendisi ağladı, hem de onu dinleyenler! Kadın erkek onu dinleyenlerin hepsi, kahramanların ölümüne gözyaşı dökmüşlerdi. Schliemann, elindeki ve kafasındaki ışığın, o eski alemi bulmaya yeteceğine inanıyordu. Truva ovalarına işte bu inanışlarla girdi. İlyada Destanında adı geçen dereleri, ırmakları, dağları ve yamaçları gezdi. Elinde İlyada Truva’yı, binlerce yıldır kaybolmuş bu şehri bulmaya çalıştı. Binbir zorlukla karşılaştı. O zamanlar Çanakkale’nin bu bölgesinde düzgün bir yol yoktu. Bataklıklar birer zehirli sıtma yuvasıydı. Fakat Schliemann, günlerce bu şartlar altında çalışmaktan bıkmadı. Yaban domuzlarının, çeşitli vahşi hayvanların barındığı fundalıklarda dolaştı. Yakınlarda rahat edebileceği, yiyecek sağlayabileceği bir yer de yoktu. O, çantasında taş kesilmiş kuru ekmeğini Skamndros’un sularında yumuşatarak karnını doyurduğu anlarda bile, Homer kahramanlarının gezip dolaştığı yerlerde olmanın coşkun bir ruh hali içinde yaşadı.


Truva tepelerindeki, Truva Ovalarındaki ilk gezileri onu şaşırttı. Bu koca ülkede, yerin altındaki Truva’yı nasıl bulacaktı? O zamanlar, Homer Destanında adı geçen şehirler ve Truva, Skamandros’un yukarısında sanılıyordu. 18 inci yüzyılın sonlarında buraya gelen bir Fransız âlimi, İlyada’da bahsedilen “Truva kadınlarının ve güzel genç kızların parlak elbiselerini yıkadıkları, biri çok sıcak, öbürü çok soğuk iki kaynağı” gördüğünü haber vermişti.


Truva, o zamanlar, hep Pınarbaşı’nda sanılıyordu. Schliemann, burayı gezdi. Elindeki destana göre Truva burası olamazdı. Tepe, kıyıdan çok uzaktı. Hemen, hemen 14 kilometre! Destanda kâh Truvalılar, sahildeki gemilere, kâh gemilerdeki Truva şehrine, günde birkaç kez saldırıyorlardı. Günde 14 kilometrelik bir yol birkaç kez gidilip gelinemezdi. Bu tepenin etrafı da çok kayalıktı. Hâlbuki destanda, Aşil, Hektor’u şehrin çevresinde üç kez dolaştırmıştı. Schliemann, çevreyi adım adım gezdi. Bu kayalıklardan geçmek kolay değildi. Burayı üç kez koşması imkânsızdı. Schlieamann, Homer destanına mutaassıp bir papazın İncil’e inandığı gibi inanıyordu. Şu bir gerçekti: Destanın anlattığı Truva burada olamazdı!


 

Schliemann, Truva Ovasını yeniden gezdi. Skanmandros çayının üst kısımlarına çıktı. Sık sık bahsedilen kaynaklara vardı. Burada Homer’in haber verdiği gibi iki tane değil 34 kadar kaynak vardı. Bu sebeple de köylüler buraya “Kırk Göz” diyorlardı. Homer şiirlerinde bir sıcak kaynaktan, bir de soğuk kaynaktan bahsetmiyor muydu? Eski Teologlar nasıl İncili kelime kelime kabul ederlerse, Schliemann da destandaki sözleri öyle kabulleniyordu. Cebinden termometresini çıkardı. 34 kaynağı teker teker ölçtü. Hepsi de aynı derecede, 17 dereceydi. Bu yoklama ona bir ipucu vermedi. Fakat Schliemann durmadan devam etti. Bir elinde kitabı, öbür elinde saatı Yunan gemilerini yanaşması gereken limana geldi. Truva’nın bu limana olan mesafesi, günde birkaç kez gidip gelmeye elverişli olmalıydı. Bu araştırmaların bir “ilk hareket noktası” oldu. Bu şartlar, Hisarlık tepesine oldukça uygun düşüyordu. Truva, burası olmaz mıydı? Tepe öyle büyüktü, öyle yüksekti ki, bütün ovaya hükmedebilirdi. Tepenin durumu, mesafe bakımında da, çevresinin “dolaşılabilir” olması da Homer’in tasvirlerine uygun geliyordu.


Schliemann’ın Hisarlık tepesinde araştırmalarına, Calvert te çok yardım etti. Bu şahıs, aslen İngiliz doğumlu eski esere meraklı bir Amerikalıydı. Çanakkale’de konsolostu. Çanakkale’de Pınarbaşı’da bugün bile “Madam’ın Çiftliği” denilen yeri satın almıştı. 19ncu yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun elindeki topraklarda bir eski eser yağması hüküm sürüyordu. Suriye’de, Filistin’de, Mezopotamya’da, Adalarda, Anadolu ve Trakya’da binlerce şehir harabeleri, âlim, tüccar, politikacı, yüzlerce Avrupalının, milyonlar değerinde eşya götürdükleri hazineler ülkesiydi! Devlet arşivlerinde bu zamanlardan kalma birçok belge ve fermanlar mevcuttur. Padişahlar, sadrazamlar, nazırlar Osmanlı ülkesinde (Asari Atika) aramak isteyenlerin hepsine izin vermişlerdir. Hem de, “bulduklarını alıp götürmeleri” şartıyla. Bu uygulama uzun yıllar sürüp gitti. Padişah’ın verdiği emir şudur: “Altın ve gümüşe dair nesneler alıkonsun. Bunun dışında ne bulurlarsa alıp götürsünler, kesinlikle kimse engel olmasın!” İşte bu yüzden, Osmanlı topraklarda bulunmuş binlerce eser şimdi batı ülkelerinin müzelerinin hazineleridir. Maddi ve manevi değerleri milyarları aşan bu eserler, şimdi bulundukları ülkelerin servet kaynaklarıdır. Rönesans’tan sonra başlayan Avrupa müzeciliği, gözünü Doğu’ya çevirmişti. Her fırsattan istifade ediliyordu. Birçok tüccarlar, hatta diplomatlar buraya eski eser toplamak amacıyla geliyorlardı. Konsolos Calvert’in, bir çok eski şehir harabelerini ihtiva eden bu çevrede arazi satın almasının sebepleri arasında hiç şüphesiz böyle bir amaçta mevcuttu.


F. Calvert Schliemann’la karşılaştığında bu çevre hakkında en iyi bilgiye sahipti. Buralarda birçok kazılar yapmıştı. Schliemann’la bir saatlik mesafedeki Hisarlık Tepesine çıktılar. F. Calvert burada da küçük bir kazı yapmıştı. Kazıda geç devre ait bir mabet meydana çıkmıştı. Şu halde geç devrin Yeni İlyon’u (Nevun İlium) buradaydı. Calvert, bu iddiadaydı.


Schliemann, Hisarlık’ı bütün vasıflarıyla, kendi hayalindeki Truva’nın yeri olmaya elverişli buluyordu. Calvert’e de inanıyordu. Fakat Homer’deki şu sıcak su hikayesi nasıl açıklanabilirdi? Bu konuda Calvert, onun imdadına yetişti. Buralar volkanik bir bölgedir. Calvert birçok sıcak suların şimdi bile burada kaybolup gittiğini söyledi. Bazıları da yeniden kaynamıştı. Bu müşahedenin anlatılması, Schliemann’ı Hisarlık tepesinde karar vermeye daha çok yanaştırdı.


Truva adı yalnız Homer Destanında geçmez, Heredot, İran Hükümdarı Xerkes’in (Serhas’ın) Grek ülkesi üzerine yürüdüğü zaman İlluma, Priamos’un şehrine geldiğini, Minerva tapınağını ziyaret ve bin sığır kurban ettiğini yazar. Xenophan’a göre, Lakedemon Hâkimi Mindaros ta öyle yapmıştır. Yunan kültürü ile yetişen ünlü Makedonya Kralı Büyük İskender, Homer destanlarını çok severdi. Doğu’ya yaptığı büyük seferde o da, Truva’yı ziyaret etmiş, Tapınağa kurbanlar sunmuş, Truva cenginde ölen kahramanların mezarlarını gezmiştir. O Minerva Mabedini adeta yeniden yaptırmıştı. Sezar (Casar) da buraya gelmişti. O da kahramanlık aşıkı bir kahramandı.


Calvert tarafından ortaya çıkarılan bu mabet, Minerva Madebi olduğuna göre, Truva’yı başka yerde aramamak gerekiyordu. İşte bunlar, bilimsel ipuçlarıydı. Schliemann şöyle yazıyor: “Truva Ovasına ayak basılınca, Hisarlık Tepesi görülür. Tabiatta gösterir ki bu tepeye büyük bir Stadel yakışır. Eğer bu tepe tahkim edilirse, bütün Trova Ovasına hâkim olur. Bütün bu çevrede hiçbir yer onunla karşılaştırılamaz. Hisarlık Tepesinden, İda Dağı görülür. O İda’ki onun tepesinde Zeus, Truva savaşlarını seyretti!”


 

Schliemann Avrupa’ya döndü; bu gezisi hakkında bir yazı yayınladı ve “Doktor” unvanını kazandı.


Schliemann kararını vermişti; Truva’yı Hisarlık tepesinde arayacaktı. Bu tepedeki arazinin yarısı Konsolos Calvert’e aitti. Yarısı devletindi. Schliemann Osmanlı Hükümetine kazı için başvurdu.


Uzun ve zahmetli araştırmalardan sonra, Çanakkale yakınındaki (Hisarlık) tepesine kazıya başladı. Yüzlerce işçi çalıştırıyor, tepeyi yarıyordu. O, bir arkeolog değildi. Kendi zekâsı sayesinde bulduğu bir yöntemle çalışıyordu. Kültür tabakalarını birbirini takip ediyordu. Sonunda önünde milyarlık hazineler açılıverdi!


O zamanlar Osmanlı Devletinde müze yeni kurulmuştu. Osmanlı müzesinin başında yabancı uzmanlar bulunuyordu. Osmanlı topraklarının altındaki ve üstündeki eski eserlerin tabi olacağı işlemleri gösterir bir kanun yoktu. Kazı izinlerini doğrudan doğruya Padişah veriyordu. Padişahın bir ferman imza etmesi için çeşitli yollardan müracaatlar yapılıyordu. Bu müracaatları “Maarif Nezareti” yürütmekteydi. İlk müze kurulduktan (1846) sonra bile, eski eserlerin yağması sürüp gitti. Yabancı uzmanların uyarıları dahi maalesef çok kere boşa çıkmıştı. Eldeki arşiv belgelerinden anlaşılıyor ki, Schliemann kazı için başvurduğu zaman, Maarif Nezaretinin yaptığı bir (Nizam-i cedid) vardır. Kazı fermanları bu nizamnameye göre yazılmakta ve padişaha imzalattırılmaktadır. Nizamnameye göre Osmanlı topraklarında meydana çıkarılan eski eserlerin yarısı bulana, yarısı da devlete ait olacaktır.


İzin, o zamanlar her yabancı araştırıcının uyması gereken şartlara göre verilmiştir. Topkapı Sarayı Arşivindeki 18 Nisan 1288 tarihli yazıdan, Schliemann’a kazı izninin şu şartları verildiği açıkça öğrenilmektedir:


“Müze-i Humayun adına devletçe satın alınan Hisarlık arazisinde kazı yapması için Amerikalı Doktor Schliemann’a izin verilmiştir. Cezairi Bahrisefid Valiliğinden gelen yazıda, adı geçen zatın bu aralık Atina’da olduğu bildirilmektedir. Bu arazinin şer’i ilamı, tapu senedi Maliye Nezaretine gönderilmiştir. Schliemann’a bu tarlayı, bütün masrafları kendince verilmek, eski eser bulursa yarısını (Müze-i Hümayun) için devlete bırakmak şartıyla kazma izni verilmiştir. Bu yerde kale duvarı meydana çıkarsa, herkesin gezip görmesi için olduğu gibi muhafaza edilecektir. Hükümet tarafından yanına gönderilecek memurun ücretini de Schliemann ödeyecektir.”


İşte bu belge Schliemann’a verilen ilk kazı izninin şartlarını açıkça göstermektedir.


Schliemann’a ilk kazı izni, Birleşik Amerika Devletinin İstanbul Elçisinin de yardımı aracılığıyla verilmiştir. İlk küçük kazı 1870 ve esaslı kazı 1871 de başladı. Schliemann bu kazıya yalnız başına başlamıştı. Yanında Yunanlı karısı güzel Sofia vardı. Bu kadın da Schliemann gibi Homer aşığıydı. İlyada’yı ezber okuyordu.


Schliemann ailesi kazı yerine yakın (Çıplak) adındaki Türk köyüne yerleşti. Bu yoksul köyün insanları yabancı misafirlerine çok saygı gösteriyorlardı. Schliemann, ticaret hayatında yetişmiş bir adamdı. Köylülerin nasıl elde edilebileceğini, işçilerin nasıl minnettar bırakılacaklarını biliyordu. Günde 100 – 150 işçi çalıştırıyordu. Bunların çoğu Rum, az bir kısmı ise Türk’tü. Schliemann, çevredeki köylerden, sabahın erken saatlerinde gelen bu işçilerin kimine “Derviş” kimine “Doktor” adını takmıştı. Bunların hiç birisi okuyup yazma bilmiyordu. Bazı yoksul Osmanlı işçilerine de “Paşa” diyordu. Schliemann çevredeki köylülere doktorluk da yapıyordu. Onlara ilaç dağıtıyordu. Köylüler ve işçiler tarafından çok seviliyordu.


İşe başladı. İçinde büyük bir heyecan vardı. Durmadan derinlere inmek, bir an önce Truva’ya, Priamos’un şehrine ulaşmak istiyordu. Böyle bir kazıda kültür tabakalarının bozulacağı, birbirine karışacağı kesindi. Fakat Schliemann bir arkeolog değildi. Kendisine doğru yolu gösterecek bilimsel bir yöntemi yoktu. O, her şeyi kendi zekâsına, aklına ve duyumlarına göre düzenliyordu. Arkeoloji, o zamanlar, bu günkü ipuçlarına sahip değildi. Zaman tayini, bulunan eserlerin tasnifi, Schliemann için belirgin değildi.. Bununla beraber o, cesaretle tabakaları açıyordu. Binlerce tonluk toprağı deviriyor, duvarları meydana çıkarıyordu.


Daha başlangıçta kültür tabakaları, asırlardan beri içlerinde sakladıkları eserleri ortaya dökmeye başladı. Her Hüyük, en eskisi en altta olmak üzere, binlerce yılın yığdığı kültür tabakalarından meydana gelir. Her katta bir şehir, bir kasaba veya bir köy yaşamıştır. Bunlar, kendi kaderlerine göre ömürleri tükenince, çökmüş batmıştır. Fakat bir yeni hayat onun harabelerin üzerinde gelişmiş, parlamıştır. Böylece birbiri üstüne yığılan şehir harabeleri, Hüyükleri, tabaka tabaka bir kitap gibi yükseltir. Arkeolog, en üstten başlayarak onları birbirine karıştırmadan bir kitap yaprağı gibi açar. Elde ettiği eserler vasıtasıyla her tabakanı yaşını, kültürünün özelliklerini belirtir. Böylece beşeri uygarlığın parlayıp gelişmesi belgelerle aydınlatılır. İşte Schliemann da böyle çetin bir işe girişmişti. Kazdığı tabakaların özelliklerini bilmiyordu. Çünkü hem kendisi bir Arkeolog değildi, hem de o zamanlar, şimdi olduğu gibi, aydınlatıcı bol malzeme yoktu. Arkeoloji araştırmalarında ele geçen her yeni eser, daha sonra bulunacak eserlerin açıklanmasına imkân hazırlar. Schliemann’ın çalıştığı sıralarda Arkeoloji henüz çocukluk devrindeydi. H. Schlieamnn, 1871 yılı kazısında, kuzeydeki dik yüksek yamaçta büyük bir yarma açıp, 10 metre derinliğe inmiştir. 6 metreye kadar Eolien ve Yunan kalıntıları karışıktır.


1872 yılında kazı daha organizedir. Schliemann, çalışmalarını teknik elemanlarla takviye etmiştir. Şimdi yanında bir mühendis vardır.


O, 1873 te (Yeni İlion) şehrinin altında yeni şehirler buldu. Schliemann, eline geçirdiği tabakalara kendine göre bir yaş biçiyordu. Onun asıl hedefi Priamos’un muhteşem şehriydi. Schliemann, bir taraftan höyükte, kalın tabakaları devirirken, öbür yandan çevredeki Höyüklerde, Tümülüslerde de kazılar, sondajlar yapmıştır. O, İlyada Destanında Truva topraklarına gömülen ve üzerlerine Tümülüsler yığılan kahramanların mezarlarını da bulmak istiyordu. Schliemann, kendisini dünya çapında üne kavuşturan keşfini 1873’te yaptı: Kazı, iri gövdeli burçları bulunan surlarla çevrilmiş bir şehre ulaşmıştı. Kesme taştan yapılmış bu surlar, kapılar, evler İlyada Destanında, yanan, çöken, mahvolan Truva olmalıydı. Schliemann böyle düşünüyordu. İşçiler şimdi 8,5 metre derinliğe inmişlerdi. Yeni meydana çıkarılan şehir, çok parlak devirler yaşamış görünüyordu. Schliemann bütün dikkatiyle kazıyı izliyordu. Karısı da kazı yapan bir grup işçinin başında idi. “Sıcak bir sabahtı. Schliemann, karısı ile kazıyı geziyordu. Kimseye güvenmiyordu; dikkat kesilmişti. Onlar şimdi tepeden 28 (ayak) aşağıya inmişlerdi. Schliemann, buradaki muhteşem duvarlara bakarak onlara “Priamos’un Sarayı” diyordu. Gezi sırasında gözleri bir yere, bir şeye takıldı. Aman yarabbi, ya işçiler, kendisinin gördüğü şeyleri bulsalar ne yaparlardı? Karısının kolunu tuttu:


-       Altın, diye fısıldadı!

Kadın şaşkın şaşkın ona baktı. Schliemann:

-       Çabuk, dedi, işçileri hemen buradan uzaklaştır!

-       Fakat diye söze başlayan güzel Yunanlı kadını susturdu.

-       Fakatı, makatı yok! Onlara ne istersen söyle; bugün doğum günün olduğunu, bu günün şimdi hatırına geldiğini, bütün hepsinin bayram günleri olduğunu söyle! Yalnız çabuk ol!


İşçiler uzaklaştırıldı. Schliemann, karısına seslendi:

-       Kırmızı şalını getir!

Dedi ve sonra çukura atladı”


Schliemann toprağı bıçakla kazıyordu. Kendinden geçmiş gibiydi. Hazine bir yarmanın altındaydı. Yarmanı üstünde ağır taşlarla örülmüş yüksek bir sur, bir duvar yükseliyordu. Altı oyulduğu için, bu duvar her an yıkılabilir, iri kayalar onu her an binlerce tonluk ağırlığın altında ebediyen örtebilirdi. Fakat o, Priamos’un Hazinesini bulmuştu. Hiçbir tehlikeye aldırış etmiyordu. Toprak içinde durmadan altın eşya çıkıyordu. Gözleri kamaşan Schliemann hazinenin cazibesine kendisini kaptırmış durmaksızın kazıyordu. Kaplar, süs eşyaları, gümüş, altın, bronz, taş fildişi eserler ve sonra altın, altın!...


Karısı şalını getirdi; hazineyi ona sardılar. Tarifi imkânsız bir heyecan içinde, kazı kulübesine götürdüler. Onları tahta bir masanın üzerine yaydılar. Altın taçlar, kolyeler, altın gerdanlıklar, zincirler, tokalar, bilezikler, düğmeler, altın teller!


Tahta kulübe bir anda bir kralın sarayının ihtişamına ulaşmıştı. İlkönce bir sandığın veya bir çekmecenin anahtarları bulunmuştu. Şu halde hazine bir sandığa yerleştirilmiş “Her halde onu saray ailesinden biri hazırlamış, fakat götürmek için zaman bulamamıştı. Sonra üstüne yığılan duvarlar hazineyi düşman gözünden saklamıştı!” .Schliemann, bir çift küpe, bir gerdanlık aldı ve karısına taktı. Üç bin yıllık süs, 20 yaşındaki Yunanlı kadına ne kadar yaraşmıştı. Schliemann onu hayranlıkla seyretti ve fısıldadı:


-       Helena!


Hazinenin değerini ölçmek mümkün değildi. Yalnız altın eserler, o zamana kadar ele geçmiş hazinelerin hepsinden zengindi, değerliydi.


Atina o dönemde hala Osmanlı’ya bağlıydı. Lord Elgin buranın tetkiki için bir ferman almıştı. Onda şöyle yazılıydı: “Lord Elgin’in bazı yazıları veya resimli taşları alıp götürmesine engel olunmasın.” Lord Elgin bu cümleyi biraz geniş tuttu. Parthenon süslerinden iki yüz sandık doldurdu; Londra’ya gönderdi. Bu Grek sanatının muhteşem güzel eserlerinin kime ait olduğu tartışması yıllarca sürdü.


Şans Schliemann’a gülmüştü. Hazineyi bulduğu zaman Yunan Kralına, bütün Batı aleminde ün almış telgrafı çekti ve “Atalarının definelerini ele geçirdiğini” bildirdi. Bir hayranlık dalgası Avrupa’yı hatta bütün uygar dünyayı sardı. Bütün gazetelerde, dergilerde ondan, bulduğu hazineden bahsediliyordu. Üniversitelerde, kulüplerde, hatta tramvaylarda, trenlerde o konuşuluyordu. Bulduğu şeylerin değeri, zamanı ve yeri bu konuda uğraşan bilginler arasında tartışmalara sebep oluyordu.


Bazı ilim adamları, yalnız Schliemann’ın bulduğu hazinelerin Priamos’a ait olmadığı iddiasını ileri sürmekle kalmadılar, kazılan yerin de Truva olmadığını, meydana çıkarılan şehrin Priamos’la ilgisi bulunmadığını iddia ettiler. Schliemann, bu tezlere çok kızdı. İddialarını kanıtlamak için büyük masraflara katlanmayı göze aldı. Bilginleri kazı yerine çağırıyordu. Fakat Osmanlı Devleti Schliemann’a uygunsuz hareketinden dolayı ikinci bir kazı izni vermek istemedi.


Schliemann Truva’da bulduğu eserlerden devletin payına düşenleri de alıp götürmüştür. Şimdi yeniden kazı izni istemektedir.


Biz konuyu dair Topkapı Sarayı Arşivindeki dosyadan bu meseleye dair olan 11 Temmuz 1290 tarihli tezkerede şöyle demektedir:


Bu Schliemann hükümet tarafından yanına gönderilen Emin Efendinin komiserliği sırasında çıkarılan ve ağırlığınca altın olan “eşyayı nefise” yi 1289 sene-i şemsiyenin Nisan ayı başlarında ve yine aynı yıl Mayıs ayı sonlarında iki defada, Kumkapı nahiyesindeki Karanlık Liman adındaki mahalde kereste yükletmek üzere gelen Yunanlı Kaptan Andria’nın gemisine koyarak kaçırmış, hafif olup da koyun ve koltuğuna sığabilen altın, süs eşyasını da bir kasada ayrıca kendisinin ve karısının ceplerinde Kumkale iskelesinden Abdullah Reisin kayığı ile Çanakkale Gümrük İdaresine getirmiş, oradan da Atina’ya nakletmiş olduğu anlaşılmıştır. Gümrük mensupları soruşturmaya çekilmiş ve ihmalleri görülenler cezalandırılmıştır. Hisarlık arazisinin icap eden yerlerinde, Osmanlı Müzesi adına kazı yapılacağından, bu yerlerde kimsenin, gizli, açık kazı yapmamasına dikkat olunmasının adı geçen vilayete bildirilmesine emirleri…”


Osmanlı Hükümeti işi bu kadar basit bir tahkikat ile bırakmış değildir. O zamanlar Osmanlı Müzesinin Müdürlüğüne tayin edilmiş olan Alman Dethier, hükümetin kararı ile ve sefaret vasıtasıyla dava açmak üzere Atina’ya gönderilmiştir. Dethier, işin bir avukata havalesini teklif etmiştir. Bu meseleyi çeşitli yönleriyle anlatan bir arşiv belgesini de yine bugünkü dile çevirerek veriyoruz. Bab-ı Aliye yazılan 12 Mayıs 1290 tarihli tezkere şöyledir:


“Atina’ya gönderilen Müze Müdürü Dethier geri geldi. Şunları anlattı: Yunan mahkemeleriyle böyle bir davayı, yetkileri içinde olduğu halde, görmek istemiyorlar. Zira çıkan eski eserleri, kendilerine ait kabul ediyorlar. Bu eserlerin Schliemann’nı elinden gitmesine taraftar olmuyorlar. Davayı görseler de bu noktalardan, iyi bir sonuç almak mümkün değildir. En iyisi, bu malların çalıntı mal diye dünyaya ilan edilmesidir. Böyle yapılınca, bunları kimse satın alamaz. Böyle bir protesto burada ve Avrupa gazetelerinde yazdırılmalıdır.”


Dairemizin kanaatine gelince: Bundan ne çıkacağı belli değildir. Fakat Schliemann izin için geldiği vakit, hangi devletin tebaası olduğu sorulmuş, Amerikalı olduğu anlaşılmıştı. Bunun üzerine Amerika Elçiliğinin aracılığı olmadan kendisine izin verilmeyeceği bildirildi. Schliemann Elçiliğe gitti. Elçilik aracılık yapmayı kabul etti; hatta baştercümanını da bize gönderdi. Yazı ile de Nezaretimize (Maarif Vekâletine) başvurdular. Kazı yapılacak yerin devlet tarafından satın alınmasına, kolaylık göreceklerinden dolayı teşekkür ettiler. Schliemann, hiç ummamakla beraber kazı sırasında (asar-ı atika (eski eser))(2) çıkacak olursa bunların yarısını (Devlet-i Aliyye’ye) teslim ve takdim ile yarısını masraf karşılığında kendisi alacağını açıkça taahhüt eylemiştir.


Şimdi bu taahhüdü çiğnemiştir. Bütün bunları, aracılık eden elçiliğe yazdık. Adı geçenin taahhüdünü yerine getirmesini istedik. Atina’da oturan Amerika Elçisi birkaç gün için İstanbul’a gelmiştir. Elçi yanıma geldi; bu işten söz açtık. Sefir, Schliemann’ı zorlayamayacağını bildirdi. Ancak İstanbul’daki elçinin ne düşündüğü belli değildir. İşin hem Amerika’daki elçimize yazılması, hem de Dethier’nin dediği gibi protesto yapılması uygun olacağı kanaatindeyiz.” Bu belge, Schliemann’ın Osmanlı devletine nasıl bir oyun oynadığını açıkça göstermektedir. O, himaye söz konusu olunca Amerikalıdır. Fakat işin sonunda nereli olduğunu hareketi ile kendisi ilan edecektir. O zamanki Yunan hâkimlerinin ilmin, aklın ve hakkın hilafına hareketleri ise, ibret alınacak bir olaydır.


Schliemann, her şeye başvurarak ikinci bir kazı izni almak arzusundadır. Bunun için yeni imkanlar aramaktadır. Kendisi gibi bir Alman olan Müze Müdürü Dethier’e bir yazıyla başvurarak bazı tekliflerde bulunmuştur. Fakat bu şahıs öyle kolayca yola gelecek bir adam değildir. Maarif Nezaretinden Bab-ı Aliye yazılan 27 Mayıs 1291 tarihli tezkerede şöyle denilmektedir:


“Bu Schliemann sözünde durur adam değildir. Dethier’e yazdığı yeni mektupta, iki hafta önceki tekliflerinden döndüğünü bildirmiştir. Amerika Elçiliği de onu icbar edemeyeceğini yazdı. Yalnız Atina İstinaf Mahkemesi, Bidayet Mahkemesinin daha önce verdiği kararı bozmuş, Osmanlı’dan çalınmış eserlerin zaptedilmesine karar vermiştir. Fakat Schliemann, kararı daha önce haber aldığı için eşyayı kaçırmıştır. Bu eserleri satmaması için bütün dünya gazetelerine gönderilen protesto sureti ilişiktir.” Bu protesto dünya en tanınmış gazetelerinde ilan edilmiştir, etkisi de büyük olmuştur. Protestoda şöyle denilmektedir:


“Mösyö Schliemann, Kalei Sultaniye’de Hisarlık adı verilen mahalde bulmuş olduğu altın, gümüş, bakır, toprak ve mermerden yapılmış eski eserleri Müze-i Hümayun ile kendi arasında yarı yarıya bölüşmeden kaçırmıştır. Bu eşyanın satılması, bağışlanması hükümsüzdür. Her nerede bulunursa dava olunarak alınacağını Devlet-i Aliye Cümleye ilan eder.”


 

Schliemann’ın Truva’dan götürdüğü “büyük hazine” den dolayı onun bir hırsız olmadığını savunanlar, bu hazinenin Schliemann’ın hayatının ideali olduğunu, onun için bir ömür ve bütün bir serveti vakfettiğini ileri sürerler. Fakat Schliemann yalnız Truva kazılarında ele geçirdiği ve “Priamos Hazinesi” dediği değerli eşyayı kaçırmakla kalmamış, klasik çağa ait bir kapının üzerindeki kabartmayı, bir mermeri de alıp götürmüştür. Topkapı Sarayındaki dosyada bu konuya dair olan belgede “Hele bu kategoride yerli eşyanın alınması ve götürülmesi” katiyen caiz olamayacağı haklı olarak belirtilmiştir. Schliemann’ın aşırdığı eserler için açılan dava listesine bu kabartmalı taş da girmiştir. Schliemann’ın, Priamos’un hazinesi ile hiç ilgisi olmayan böyle kabartmalı bir taşı götürmüş olması, hazineyi götürmesi suçunu hafifleten “hayatının ideali” bahanesini de ortadan kaldırmıştır.

 

(1) Fenelon´un Fransa´nın gelecekteki kralının eğitimi için yazdığı ve 1699´da yayınlandıktan sonra ünü bütün Avrupa´yı saran eseri Telemakhos´un Serüvenleri, Yunan mitolojisinden alınma bir hikâyeye dayanarak ideal devletin ve devlet adamının nasıl olacağını anlatır. Tanzimat´la birlikte Batıya yönelen Osmanlı İmparatorluğu’nda siyasal yenileşmeyle bilimsel ve edebi yenileşme beraber ilerler. Bunun bir sonucu olarak Telemakhos´un Serüvenleri, Yusuf Kamil Paşa tarafından 1859 yılında çevrilir ve Tercüme-i Telamak adıyla 1862 yılında yayınlanır. Eser, Batı edebiyatından Türkçeye ilk roman çevirisidir.


(2) "Asar-ı Atika Nizamnamesi" Bugünün Türkçesi ile “Eski Eserler Tüzüğü” diyebileceğimiz Asar-ı Atika Nizamnamesi Osmanlı Devletinin tarihi eser hazinelerinin korunması açısından büyük önem taşımaktadır.

 

Kaynakça
(1)Osmanlı Tarihi-Ahmet Rasim1967-Hazırlayan Hakkı Dursun Yıldız
(2)Tarih Boyunca İleri- Geri Kavgası-Emin Türk Eliçin- May Yayınları 1967
(3)Osmanlı Tarihi Türk Tarih Kurumu-Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzun Çarşılı
(3)Osmanlı Tarihi (Osman Gazi’den Sultan Vahidüddin Han’a)-Çamlıca Basım Yayın 2008
(4)Osmanlı Medeniyeti Tarihi-Editör E.İhsanoğlu 1999
(5)Osmanlı Devletinin 700.Yılı Bilinmeyen Osmanlı-Prof. Dr. Ahmet Akgündüz-Doç.Dr.Sait        Öztürk Aslan A.Ş 1999
(6)Ergün AYBARS, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi 1, Ege Ün. Basımevi, İzmir, 1986
(7)Osmanlı Tarihi-Alphonse De La martine-Kapı Yayınları 2011
(8)Piri Reisin Haritasının Şifresi-Metin Soylu
(9)www.hgk.msb.gov.tr (Harita Genel Komutanlığı)
(10)Piri Reis 1513 Dünya haritası- Boyut Yayıncılık & Bilim Teknik Dergisi
(11)Yakın Tarihimiz-Milliyet
(12)Türklerin ve Türkiye’nin Tarihi Ansiklopedisi-Milliyet
(13)Tarih Dergisi-Hayat
(14)Türkiye Tarihi-Yazarlar Atatürk Eğitim Enstitüsü Öğretim Üyeleri
(15)Milli Mücadele Ulusal Kurtuluş Savaşı-Sabahattin Selek 1969
(16)Tarih Mecmuası Hayat-Şevket Rado 1965
(17)Altan Tan, Kürt Sorunu, Timaş Yayınları, İst. 2010, ss. 79. 80
(18)Türk Devrimi Tarihi-Prof. Dr. İlhan Akın1986
(19)Yeni Tarih Dergisi 1957
(20)Tarih Coğrafya Dünyası1959
(21)Mufassal Osmanlı Tarihi 1957
(22)Belgelerle Türk Tarihi 1967
(23)Türkiye Tarihi I, II, III, IV-Prof Dr.Yaşar Yücel, Prof.Dr. Ali Sevim-Türk Tarih Kurumu Yayınları
(24)Türkiye Gizemleri - Bilim Araştırma Merkezi - http://spiritualizm.com
(25)Ermeni Kilisesinde Katoğikosluk - Ar. Gör. Canan Seyfeli
(26)Yakın Tarihimiz 1962
(27)Yedi Kıta Tarih İlim ve Kültür Dergisi 2009
(28)Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi 2006
(29)Tarih ve Toplum Ansiklopedik Dergi 2000
(30)20. Yüzyıl Tarihi Arkın Kitapevi
(31)Tarih ve Düşünce 2000
(32)Tohum 2011
(33)Yıllar Boyu Tarih 1983
(34)Yarım Asır Evvel Bizi İdare Edenler-Ziya Şakir 1943

(36) Tekin Gültekin – Osmanlı’da Entrikalar ve Katliamlar – Cinius Yayınları -2014

Sizde Görüşlerinizi Bildirin

Yorumlar

Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı !