Hükümetin Bir Dostu - Siegfried Lenz 23.4.2020 93 Kez Okundu

Hükümetin Bir Dostu - Siegfried Lenz
Keriman Halis
Keriman Halis

 

Hükümetin Bir Dostu - Siegfried Lenz

Hükümetin ne kadar çok dostu olduğunu yerinde göstermek için bir hafta sonunda gazetecileri çağırdılar. Bu huzursuz bölge için yazılanların hiçbirinin doğru olmadığını bize ispat etmek istiyorlardı: işkenceler, yoksulluk ve her şeyden önce bağımsızlığa duyulan sonsuz özlem. Bizi çok nazik bir şekilde çağırdılar; çok nazik, kusursuz giyinmiş bir görevli bizi operanın arkasında karşıladı ve resmi bir otobüse götürdü. Yeni bir otobüstü bu; bir cilâ ve deri kokusu sardı çevremizi, hafif müzik; otobüs hareket edince görevli mikrofonu yerinden aldı, tırnaklarıyla mikrofonu saran gümüş kafesi tırmaladı ve bir kere daha yumuşak bir sesle bize hoş geldiniz dedi. Gösterişsiz bir şekilde bize adını söyledi — «Adım Garek´dir,» dedi — ; sonra kentin güzelliğine dikkatimizi çekti, parkların adlarını ve sayılarını belirtti, sabah güneşinin ışınları altında göz alan kireçli bir tepeye kurulmuş örnek mahallenin yapı tarzını açıkladı.

Başşehrin arkasında cadde ikiye ayrılıyordu; deniz kıyısından ayrıldık ve taşla kaplı tarlalar, kahverengi yamaçlar yanından geçerek içerlere doğru ilerlemeye başladık; bir dağ geçidine girdik ve bu dağ geçidinde kurumuş bir ırmak yatağının üzerindeki bir köprüye kadar ilerledik. Köprüde saygısız bir incelikle bir hafif makinalı tabanca taşıyan ve önünde geçerken bize neşeli neşeli e! sallayan genç bir asker duruyordu. Irmağın kurumuş yatağında da beyazlaşmış çakılların arasında iki genç asker vardı; Garek çok kullanılan bir talim bölgesinden geçtiğimizi söyledi.

Dönemeçlerden yukarıya çıktık, sıcak bir düzlükten geçtik; yandaki açık pencerelerden ince kireç tozu içeri giriyor, gözleri yakıyordu; dudaklarda kireç tadı vardı. Ceketlerimizi çıkardık. Yalnız Garek ceketini çıkarmadı; hâlâ mikrofonu elinde tutuyor, sakin bir sesle hükümetin bu ölü memleketin toprağının işlenmesi için hazırladığı tasarıları açıklıyordu. Yanımda oturanın gözlerini kapattığını, arkaya yaslandığını gördüm, dudakları kuru, kireç gibi bembeyazdı, koltuğun nikellenmiş madeni sapı üstünde duran ellerinin damarları morarmış, dışarı fırlamıştı. Bu arada Garek´in melankolik bakışı bizi bulmuştu, itmek istedim yanımda oturanı, ama ben daha düşünürken Garek ayağa kalktı, gülerek ortadaki dar yoldan arkaya geldi ve saman çubuklarla, mumlanmış karton külâhlarda buz gibi içkiler dağıttı.

Öğleye doğru bir köyden geçtik; pencereler sandık tahtalarıyla çivilenmiş, kuru dallardan yapılı yoksul görünüşlü, delik deşik çitler yayla rüzgârıyla seyrekleşmişti. Çeşme kapatılmıştı; peşimizden hiç köpek havlamadı ve hiçbir yerde bir insan yüzü görünmedi. Otobüs buradan hızını azaltmadan, arkasında kireç tozundan boz bir bayrak bırakarak geçti, teslim bayrağı gibi boz.

Garek tekrar dar yoldan arkaya geldi, sandviç dağıttı, nazikçe bizi canlandırdı ve hedefimize erişmemizin artık çok uzun sürmeyeceğini açıkladı. İnişli çıkışlı, koyu kırmızı bir araziye girdik; buradaki toprak aralarında küçük, renksiz çalılar yetişen büyük taşlarla kaplıydı. Cadde aşağıya doğru meyillendi, tünele benzeyen bir yarıktan geçtik. Kırılmış kaya duvarlarına dinamit oyuklarının eğri gölgesi düşüyordu, Otobüsün içine yakıcı bir sıcaklık girdi. Birden cadde açıldı; bir ırmağın kestiği vâdiyi ve ırmağın kıyısında da köyü gördük.

Garek bir işaret verdi, müjde ve çağrı; ceketlerimizi giydik; otobüs yavaşladı ve çamurları kurumuş bir meydanda, kireçle temiz badanalanmış bir kulübenin önünde durdu. Kireç o kadar göz alıyordu ki inerken gözlerimiz ağrıdı. Otobüsün gölgesine sığındık, sigaralarımızı fırlatıp attık. Gözlerimizi kırpıştıra kırpıştıra kulübeye bakıyor, kulübenin içinde yok olan Garek´i bekliyorduk

Geri gelene kadar birkaç dakika geçti, ama geri geldi, yanında daha önce görmediğimiz bir adam vardı.

«İşte Bela Bonzo,» dedi Garek ve adamı gösterdi, «Bay Bela Bonzo ev işlerini yapıyordu, ama bütün sorularınızı cevaplandırmaya hazırdır.»

Bakışlarımızı yüzünü hafifçe eğerek karşılayan Bonzo’ya arkadaşça baktık. Yaşlı bir yüzü vardı, toz gibi boz; ensesi derin, siyah kırışıklıklarla örtülüydü; üst dudağı şişmişti. Tam ev işlerini yaparken çağrılan Bonzo´nun saçları düzgünce taranmıştı ve yaşlı, zayıf boynundaki kabuk tutmuş kan izleri sertçe ve özenle tıraş olduğunu gösteriyordu. Sırtında temiz bir pamuklu gömlek, kısa, ayak bileğine bile yetişmeyen pamuklu bir pantolon vardı; ayağına acemi erlerin eğitimde giydikleri cinsten yeni, sarı, ham deriden yapılmış çizmeler geçirmişti.

Bela Bonzo´yu selâmladık, hepimiz elini sıktık, sonra başını eğdi ve bizi evine götürdü. Önden gitmemizi rica etti; bizi bekleyen yaşlı bir kadınla karşılaştığımız serin bir hole girdik; yüzünü seçemedik, yalnız alaca karanlıkta başörtüsü parlıyordu. Yaşlı kadın bize yumruk büyüklüğünde yabancı meyveler ikram etti, meyvelerin kırmızı kırmızı parıldayan sulu bir eti vardı, yerken taze bir yarayı ısırıyormuşum hissine kapıldım.

Tekrar dışarıya çamurlu meydana çıktık. Otobüsün yanında şimdi çıplak ayaklı çocuklar duruyordu; Bonzo´yu dayanılmaz bir dikkatle gözlüyorlardı; bu arada hiç kıpırdamıyorlar, birbirleriyle konuşmuyorlardı. Bakışları hiçbir zaman bizden birisine rastlamıyordu. Bonzo esrarengiz bir memnunlukla gülümsüyordu.

«Hiç çocuğunuz yok mu?» diye sordu Pottgiesser. İlk soruydu bu; Bonzo gülümseyerek:

«Var, bir oğlum vardı. Onu unutmaya çalışıyoruz. Hükümete karşı geldi. Tembeldi, hiçbir işe yaramazdı; bir şeyler olabilmek için de her yerde karışıklık çıkaran sabotajcılara gitti. Her şeyi daha iyi yapacaklarına inandıkları için hükümete karşı savaşıyorlar,» dedi. Bonzo bunları kesin ve oldukça etkili söyledi; konuşurken ön dişlerinin olmadığını gördüm.

«Belki gerçekten daha iyi yaparlar,» dedi Pottgiesser, Garek bu soruyu işitince keyifli keyifli güldü ve Bonzo :

«Bütün hükümetler birbirlerine benzerler: insan onlara katlanmak zorundadır, bazılarına kolay, öbürlerine zor katlanılır. Bu hükümeti tanıyoruz, öbürününse yalnız verdiği sözleri biliyoruz,» dedi.

Çocuklar birbirlerine uzun uzun baktılar. «Ne de olsa verdikleri söz bağımsızlıktır,» dedi Bleiguth.

• «Bağımsızlık yenmez,» dedi Bonzo gülümseyerek. «Memleket yoksullaşırsa bağımsızlık neye yarar. Bu hükümet ihracatımızı garanti altına aldı. Caddeler, hastahaneler ve okullar yapılmasını sağladı. Toprağı işledi ve daha da işleyecektir. Bunlardan başka bize seçim hakkı tanıdı.>>

Çocuklar arasında bir kıpırdaşma oldu, birbirlerinin ellerini tutup kendiliklerinden bir adım öne geldiler. Bonzo yüzünü eğdi, esrarengiz memnunluğuyla gülümsedi ve başını tekrar kaldırdığında bakışlarıyla, gösterişsiz bir şekilde arkamızda duran Garek´i aradı.

«Hem bir kez,» diye söze başladı Bonzo sorulmadan, «bağımsızlık belirli bir olgunluk da ister. Her halde bağımsızlık bizim hiçbir işimize yaramaz. Milletlerin de ergin oldukları bir yaş vardır: Biz daha bu ya?a erişmedik. Ve ben, bizi bu ergin olmayan çağımızda zor durumda bırakmadığı için bu hükümetin bir dostuyum. Doğrusunu isterseniz ona bunun için müteşekkirim.»

Garek otobüse gitti, Bonzo dikkatle onu izledi, otobüsün ağır kapısı kapanıp kuru, çamurlu meydanda biz yalnız kalana kadar bekledi. Şimdi biz bizeydik; radyodan Finke hemen Bonzo´ya sordu: «Gerçekten durum nasıl? Çabuk, yalnızız.» Bonzo yutkundu, hayretle, yadırgayarak Finke´ye baktı ve yavaşça: «Sorunuzu anlamadım,» dedi.

«Şimdi açık konuşabiliriz,» dedi Finke acele acele.

«Açık konuşmak!» diye tekrarladı Bonzo düşünceli düşünceli ve dişlerinin boş kalan yerleri görünecek şekilde gülümsedi. «Söylediklerim yeteri kadar açıktır: Biz bu hükümetin dostlarıyız, karım ve ben; çünkü bugünkü durumumuza onun yardımıyla eriştik. Bunun için ona çok müteşekkiriz. Bir hükümete herhangi bir şey için müteşekkir olmanın ne kadar az görüldüğünü bilirsiniz - Biz müteşekkiriz. Komşum, oradaki çocuklar ve köydeki her canlı müteşekkirdir. Her kapıyı çalın, her yerden hükümete ne kadar çok müteşekkir olduğumuzu öğreneceksiniz.»

Birden Gum, genç, soluk renkli bir gazeteci, Bonzo´nun yanına gitti ve fısıldadı: «Güvenilir bir yerden oğlunuzun yakalandığını ve başşehrin bir hapisanesinde işkence edildiğini öğrendim. Ne dersiniz buna?»

Bonzo gözlerini yumdu, göz kapaklarında kireç tozu vardı; gülümseyerek cevap verdi: «Oğlum yoktur, bunun için de işkence edilemez. Hükümetin dostlarıyız, anlıyor musunuz? Ben hükümetin bir dostuyum.»

Kendi sardığı eğri bir sigarayı yaktı, şiddetle içine çekti, otobüsün açılan kapısına baktı. Garek yanımıza geldi, konuşmanın nasıl gittiğini sordu. Bonzo ayaklarının ucunda yükselerek yerinde sallandı. Bonzo, Garek yanımıza geldiğinde oldukça hafiflemiş görünüyordu, öbür sorularımızı şakalaşarak, bütün ayrıntılarıyla eksik dişlerinin boş yerlerinden tıslaya tıslaya hava bırakarak cevaplandırdı.

Bonzo önümüzden geçen tırpanlı bir adamı yanımıza çağırdı; adam ayaklarını sürüyerek yaklaştı, tırpanı omuzundan indirdi ve Bonzo´nun ağzından sorularımızı dinledi. İsteksiz isteksiz başını salladı: Hükümetin yakın bir dostuydu; söylediklerinin hepsini Bonzo sessiz bir zaferle doğruluyordu. Soriunda adamlar hükümete olan ortak bağlarını kuvvetlendirmek istermiş gibi yanımızda el sıkıştılar.

Biz de vedâlaştık, hepimiz teker teker Bonzo´yla el sıkıştık – ben en son, onun kaba, çatlak elini tutunca ellerimizin arasında kâğıt bir top hissettim. Kıvrılmış parmaklarımla bu kâğıt topu yavaşça çekip döndüm ve cebime soktum. Bela Bonzo olduğu yerde duruyor, çabuk ve kısa kısa çekişlerle sigara içiyordu; hanımını dışarı çağırdı; Bonzo, hanımı, tırpanlı adam uzaklaşan otobüsü seyrettiler, çocuklar da taşlar ve renksiz, küçük çalılarla kaplı bir tepeye tırmandılar.

Aynı yoldan dönmedik, yanından kumlu, çakıllı bir yol geçen demiryoluna varana kadar sıcak yaylada ilerledik. Bütün bu yolculuk boyunca elimi cebimde, içinde ne kadar bastırsam tırnaklarımı geçiremediğim sert bir şey bulunan küçük kâğıt topu da elimde tutuyordum. Onu dışarı çıkarmaya cesaret edemiyordum, çünkü zaman zaman Garek´in melânkolik bakışı dikiz aynasından bize erişiyordu. Üzerimizden ve ölü topraklardan hızla ürkek bir gölge geçti; bir süre sonra motor gürültüsünü duyduk; alçaktan başşehre doğru uçup ufukta dönen ve tekrar üzerimizden geçip bizi bir daha yalnız bırakmayan bir uçak gördük.

Bela Bonzo´yu düşünüyor, sert çekirdekli kâğıt topu elimde tutuyordum; avucum sırılsıklam olmuştu. Demiryolunun sonunda bir cisim göründü ve yaklaştı, genç askerleri taşıyan bir demiryolu otosuydu bu. Bize makineli tabancalarıyla arkadaşça el salladılar. Dikkatle kâğıt topu çıkardım, ama bakmadan hemen küçük saat cebime soktum, düğmeleyeceğim tek cebimdi bu. Tekrar Bela Bonzo´yu, hükümetin dostunu, düşündüm: bir kez daha sarımtırak, ham deriden yapılmış çizmelerini, yüzünün dalgın memnuniyetini ve ön dişlerinin konuşmaya başlayınca belli olan siyah boşluklarını gördüm. Hiçbirimizin onun hükümetin gerçek bir dostu olduğundan şüphemiz yoktu.

Deniz kıyısını izleyerek başşehre döndük; rüzgâr, dipleri oyulmuş kayalara çarpan suyun çekici gürültüsünü bize kadar getiriyordu. Operanın önünde indik, nazikçe Garek´den ayrıldık. Tek başıma otele döndüm, asansörle odama çıktım ve tuvalette hükümetin dostunun bana gizlice verdiği kâğıt topu açtım: üstüne hiçbir şey yazılmamıştı, hiçbir işaret hiçbir söz, ama kâğıda kahverengi nikotin izleriyle kaplı bir ön diş sarılmıştı. Bu kırık bir insan dişiydi; kimin olduğunu biliyordum.

 

Kaynak : Yeni Dergi - Çeviren : Ender Erenel

 

Sizde Görüşlerinizi Bildirin

Yorumlar

Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı !