Kılıçdaroğlu ve Kırk Haramiler 10.2.2019 19082 Kez Okundu

 

 

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

BABAM KERBEL´LI HASAN İsfahan´ın en ünlü berberlerinden biriydi. On yedi yaşındayken dükkânının civarında oturan bir tüccarın kızanını almış. Ama çocukları olmadığı için bu evlilik ona mutluluk getirmemiş, o da karısını ihmal etmeye başlamış. Ustura kullanmaktaki mahareti ona yabana atılmaz bir ünden çok, özellikle tüccarların arasından o kadar çok müşteri sağlamış ki yirmi yıllık bir çalışmadan sonra babam haremine bir ikinci zevce daha ilâve edebilecek vaziyette olduğunu görmüş. Bunun üzerine zengin bir tefecinin kızını almayı başarmış. Babam eskiden beri tefecinin kafasını kazımak hususunda o kadar başarılı olmuş ki adam kızını babama hiç güçlük çıkarmadan vermiş. İlk karısının kıskançlığından bir süre için kurtulmak, hem de (sahte para yapıp sahici diye piyasa sürmesiyle tanınmış olmasına rağmen evliyalık taslayan) kayınpederinin gözüne girmek için babam Hazreti Hüseyin´in Kerbelâ’daki kabrini ziyarete karar vermiş. Yeni karısını da yanına almış ve kadın beni yolculuk esnasında dünya´ya getirmiş. Haç yolculuğundan önce babam yalnızca "Berber Hasan" diye tanınırmış. Ama ondan sonra ölünceye kadar kendisine Kerbelâlı unvanı bahşedilmiş. Bana da, beni daima, şımartan annemi memnun etmek için Hacı demiş. Bu sıfatı Ömrüm boyunca taşıdım ve bu sayede çoğu kez hiç de beklemediğim halde büyük saygı gördüm. Zira aslında bu şerefli unvan, Hazreti Muhammedin Mekke´deki kabrini ziyaret edenlerden başka pek az kimseye bahşedilir.

 

Yokluğunda dükkânını baş çırağına emanet etmiş olan babam dönüşte daha fazla gayretle işe sarılmış. Seyahati sayesinde mümin bir Müslüman olarak ismi çıktığı için namı, tacirleri olduğu kadar din adamlarını da dükkânına çekerdi. Büyüyünce berber olmama karar verildiğinden belki de öğrenimim namaz surelerini okumak için gerekli olduğu kadar okuma öğrenmekten ileriye geçmeyecekti. Ama bitişikteki caminin medresesinde ders veren bir molla benimle ilgilenmeye başladı . Babam (iyi bir din adamı şöhretini muhafaza etmek için) mollayı haftada bir, kendi tabiriyle, Allanın takdirinden başka karşılık beklemeyerek tıraş ederdi. Mübarek din adamı da bu iyiliği bana okuma yazma öğretmek suretiyle öderdi. Onun gözetimi altında öyle ilerleme kaydettim ki bir iki yıl içinde Kur´an´ı söktüm ve okunaklı olarak yazı yazmaya başladım. Okula gitmediğim zamanlar dükkâna devam eder ve mesleğim için gerekli olan şeyleri öğrenirdim. Müşteriler pek fazla bastırdığı zaman babam katırcıların ve devecilerin kafalarında elimi denememe izin verirdi ve benim ilk denemelerim bazen bu biçarelere pek pahalıya mal olurdu.

 

On altı yaşıma vardığım zaman berberlikte mi yoksa öğrencilikte mi daha ustaydım bilemiyorum. Saç tıraş etmek ve sakal düzeltmekten çok hamamda adam yıkamak ve ovmak hususundaki yeteneğimle de ünlüydüm. Hindistan, ´Keşmir ve Türkiye’de tatbik edilen ayrı ayrı ovma ve baş yıkama tarzlarını benden daha iyi anlayan bulunamazdı ve mafsalları çatlatıp vuruşlarımla ortalığı çınlatmakta kendime özgü bir usulüm vardı.

 

Hocanın sayesinde konuşmalarımı Sadi ve Hafızdan alınmış yerinde düzelerle süsleyip canlandırabilecek kadar edebiyat öğrenmiştim. Bu kabiliyetime ilâveten sesimin de güzel olması uzuvlarını ya da bedenlerini maharetime teslim eden müşterilerin benden pek hoşlanmalarına sebep oluyordu. Kısacası, zevk ve keyif ehli müşteriler arasında Hacı Babanın pek revaçta olduğunu söylersem kendimi övmüş olmam.

 

Babamın dükkânı şehrin en büyük ve kalabalık Kervansarayının civarında olduğu için yerli tüccarlar kadar yabancı ülkelerden gelen tüccarların da uğrak yeriydi. Bunların oğlunun hazır cevaplı nükteleri sayesinde geçirdikleri hoşça vakitlere mukabil babama normal ücretten daha fazlasını verdikleri de görülmedik bir şey değildi. İçlerinden biri, Bağdatlı bir tacir benden o kadar hoşlanıyordu ki beni daha deneyimli olan babama bile tercih ederek daima hizmetini benim görmemi istiyordu. Çat pat Osmanlıca bildiğim için kendisiyle Osmanlıca konuşmamda ısrar ediyor ve gezdiği çeşitli şehirlerin güzelliklerini anlatarak o kadar merakımı tahrik ediyordu ki çok geçmeden ben de gezip yer görmek için büyük bir arzu duymaya başladım. Tacir o zamanlar hesaplarını tutacak birisini istiyordu. Ben de berberlik ve kâtiplik meziyetlerimi şahsımda birleştirmiş olduğum için bana hizmetine gireyim diye kârlı tekliflerde bulunmaya başladı ki onunla gitmeye karar ver­dim ve bu kararımı derhal babama söyledim. Babam beni kaybet­meyi hiç istemiyordu. Tehlikeli ve kararsız bir iş uğruna emin bir mesleği bırakmayayım diye beni ikna etmeye çalıştı. Ama tacirin tekliflerinin ne kadar kârlı olduğunu ve benim de günlerden bir gün ticaret hayatına atılmamın pek de gayri mümkün olmadığını anlayınca beni alıkoymaktan vazgeçti. Ve nihayet onun hayır duasıyla beraber bir takım da yeni usturasını aldım.

 

Geleceğimin parlaklığı annemin benden ayrılacağı için duyduğu üzüntüyü ve benim selâmetim için duyduğu endişeleri asla hafifletmiyordu. Sonra annem bir Sünni´nin [1] emrinde yaşama atılmayı da hayra yormuyordu. Bununla beraber annelik şefkatinin bir nişanesi olarak bana bir kese kırık bisküvi ve küçük bir teneke kutu içinde kıymetli bir merhem verdi. Bu merhemin büyük yaralara ve ağrı sızılara iyi geldiğini söylüyordu. Bu kadar uğursuz koşullar altında başlanan bir seyahatten sağlıcakla dönmemi temin etmek için evden, yüzümü kapıya dönerek çıkmamı öğütledi.

 

 [Dipnot 1: Okuyucuya burada anımsatmamız belki de gereksiz fakat Müslümanlar 2 ana mezhebe ayrılmıştır. Sünni ve Şii Mezhebi ve Türkler Sünni mezhebindendir İranlılar ise Şii. Sünniler Halife Ömer, Osman ve Ebubekir’i Hz. Muhammedin halefleri olarak kabul ederler; Şii’ler ise onların Halife Ali’nin hakkını zorla gaspettiklerini ve Hz. Muhammedin asıl halefinin Halife Ali olduğunu savunurlar]

 

 

 

Sizde Görüşlerinizi Bildirin

Yorumlar

Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı !