MUSUL VE KERKÜK´Ü GÜLTEKİN ALACAKTIR 18.5.2019 11297 Kez Okundu

MUSUL VE KERKÜK´Ü GÜLTEKİN ALACAKTIR
Tekin GÜLTEKİN
Tekin GÜLTEKİN

 

 

ULUSAL SINIRIMIZ MUSUL-KERKÜK’Ü DE İÇİNE ALIR

 

 

İngilizlerin Musul ve Kerkük üzerine yaptığı oyunlar üzerine Türkiye´nin, bölgeyi savaşarak kazanma düşüncesine birçok kez gündeme gelmiştir. Lozan Konferansının başarısızlığa uğraması üzerine karşılaşılacak güçlükler için o zamanki adı Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti olan Savunma Bakanlığı tarafından "çok gizli" kaydıyla bir harekât planı hazırlanmış, fakat uygulanmamıştır. Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa, Musul üzerine bir askerî harekâtı çeşitli zamanlarda müzakere etmişler, hatta Kâzım Karabekir Paşa´ya Musul´un alınması için teklifte dahi bulunmuşlardır. Tüm bu askeri operasyon düşünceleri, TBMM hükümetlerinin ve Mustafa Kemal Paşa´nın Misâk-ı Millînin gerçekleştirilmesi hususundaki hassasiyetinden ve özellikle de Musul´a verdikleri değerden kaynaklanmaktadır.

Gazi Mustafa Kemal Meclis kürsüsünden şu şekilde ifade ediyordu:

"ULUSAL SINIRIMIZ, İSKENDERUN´UN GÜNEYİNDEN GEÇER, DOĞUYA DOĞRU UZANARAK MUSUL´U, SÜLEYMANİYE´Yİ, KERKÜK´Ü KAPSAR. İŞTE ULUSAL SINIRLARIMIZ BUDUR DEDİK!"

900 yıl (1055-1918) Türk egemenliği altında olan Musul, ilk olarak 1055-1056 yıllarında Selçuklu Devleti´ne bağlandı. Bu tarihten itibaren Musul, I. Dünya Savaşı sonuna kadar Zengiler, Timurlular, Akkoyunlular ve Safeviler gibi bir kısmı Türk kökenli Orta Asyalı farklı devlet ve beylikleri tarafından yönetildi. Osmanlı hâkimiyetine ise Yavuz Sultan Selim´in 1514 tarihli Çaldıran Seferi´yle girdi. Kanuni Sultan Süleyman´ın 1534-1535 yıllarında gerçekleştirdiği Bağdat Seferi´yle bu hâkimiyet perçinlendi. Osmanlı hâkimiyeti ile birlikte Musul; Süleymaniye, Kerkük ve Musul sancaklarından meydana gelen bir vilâyetin merkezi oldu. 20. yüzyılın başlarında Musul vilayetinin nüfusu 350.000 civarındaydı.

İngiltere, 1910´lu yılların başından itibaren, gerek petrol kaynakları gerekse Hindistan yolu açısından taşıdığı stratejik yol nedeniyle Irak´ın geneline ve özellikle de Musul vilayetine göz dikti. Musul Bölgesi, I. Dünya Savaşı sonlarına kadar Batılı kaynaklarda genellikle, Irak´tan ayrı olarak, yukarı "El-Cezire" bölgesi içinde gösterilmekteydi. I. Dünya Savaşı´ndan sonra ise bölge, siyasî sebepler yüzünden, bir başka deyişle İngiltere´nin menfaatleri gereğince, Irak´ın parçası olarak kabul edildi ve öyle tanımlandı.

 

 

I. Dünya Savaşı devam ederken İngiltere ve Fransa, gizlice imzalanan Sykes-Picot Anlaşması ile Ortadoğu´yu bölüşmüşler, Irak´ın İngiliz sömürgesi olması karara bağlanmıştı. Osmanlı İmparatorluğu´nun Almanya safında savaşa katılması, İngiltere ile Osmanlı´yı Ortadoğu´da karşı karşıya getirdi. İngiliz saldırısı ile açılan Irak Cephesi´nde, Hindistan´dan gönderilen İngiliz kuvvetleri Basra´ya çıkarak kısa zamanda Bağdat´a kadar ilerlediler. Ancak Osmanlı Orduları İngiliz ilerleyişini durdurdu ve Irak Cephesi´nde önemli başarılar elde etti. Özellikle 1916 yılında Dicle nehrinin kıyısındaki Kut´ul-Amer kasabası, İngilizler tarafından ele geçirildikten sonra Halil Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunca kuşatılmış ve İngilizler ağır kayıplar vererek teslim olmak zorunda kalmışlardır. Bu muharebede bölgedeki Arapların hepsinin İngilizlere karşı Osmanlı ordusunun yanında yer alıp bazılarının çatışmaya katılmış olmaları önemlidir.

Mondros Mütarekesi´nin yürürlüğe girdiği 31 Ekim 1918’de Kerkük merkezi hariç, Musul ve Musul vilâyetinin büyük bir kısmı, Kerkük merkez hariç, Süleymaniye Osmanlı Ordusu´nun elindeydi, 6. Ordu birlikleri ise batıdan doğuya doğru Rakka, Miyadin, Telâfer, Dibeke, Çemçemal, Süleymaniye hattı üzerinde yer alıyordu. İngiliz kuvvetleri ise EI-Hazar, Gayyare, Altınköprü, Kerkük, Hanikin hattında bulunuyordu. Mondoros Mütarekesi hükümlerine göre bölgede bulunan bütün kuvvetlerin yerlerinde kalmaları gerektiği halde,  mütarekenin 7.maddesi itilaf devletlerine gerekli gördükleri yerleri işgal yetkisi de vermekteydi.

İngilizlerin Musul, Kerkük ve Süleymaniye şehirlerinde hakimiyet kurmak için gerektiğinde havadan bombalamalar yaptığı tarihlerde Anadolu’da Milli Mücadele başlamıştı. Doğuda Ermenilere karşı Batıda ise Yunanlılara karşı önemli başarılar kazanılmaktaydı. Anadolu’da mücadelenin başarıyla devam ettiği bu tarihlerde milli sınırlar içinde ifade edilen Kerkük, Süleymaniye ve Musul da TBMM’nin hedefi arasındaydı.

İngilizler de bölgedeki Hristiyan halkın katledildiği bahanesi ile Musul’un boşaltılmasını Ali İhsan Paşadan istediler ve ilerlemeye devam ederek 1 Kasım´da Hamamalil´e girdiler. Buradan Musul´u işgal edecekleri tehdidinde bulunarak Türk kuvvetlerinin Musul şehrinden 5 km. kuzeye çekilmelerini istediler.

Ali İhsan Paşa, İngilizler´in bu talebini Sadrazam´a bildirdi. Bir seri telgraf görüşmeleri sonucunda Sadrazam, Ali İhsan Paşa´ya 8 Kasım tarihli telgrafıyla, kan dökülmesini engellemek için, 15 Kasım günü şehrin boşaltılması emrini verdi. Ali İhsan Paşa, bu emre uygun olarak 10 Kasım´da Musul´u İngilizlere terk etti, ordu karargâhı ile birlikte Nusaybin´e doğru çekildi. Bunu müteakip Mondoros Mütarekesi hükümlerine ve uluslararası savaş kurallarına aykırı bir şekilde işgal edildi. Misak-ı Milli´ye göre güney sınırlarının tesbiti meselesinde Mütareke´nin yürürlüğe girdiği andaki ordumuzun fiili durumunun temel bir kıstas olarak dikkate alınması, bu nedenle son derece haklı ve önemli bir karardır.

Misak-ı Milli, son Osmanlı Meclis-i Mebusan´ı tarafından 28 Ocak 1920 tarihli gizli oturumda kararlaştırıldı. Misak-ı Milli´nin birinci maddesi, Türkiye´nin güney sınırlarını belirliyordu. Aşağıda belrtilen bu maddedeye göre mütareke hattı esas alındığında Musul, Kerkük ve Süleymaniye´nin ve diğer tarafta Hatay bölgesinin Anadolu´nun ayrılmaz bir parçası olduğu açıktı.

 

 

"Osmanlı Devleti´nin özellikle Arap çoğunluğunun yerleşmiş olduğu (30 Ekim 1918 günkü Mütareke yapıldığı sırada) düşman ordularının işgali altında kalan bölgelerin geleceğinin, haklarını serbestçe açıklayacakları oylama sonucu belirlenmesi gerekir; söz konusu mütareke çizgisi içinde din, soy ve amaç birliği bakımlarından birbirlerine bağlı olan, karşılıklı saygı ve özveri duyguları besleyen soy ve toplum ilişkileri ile çevrelerinin koşullarına saygılı Osmanlı-İslâm çoğunluğunun yerleşmiş bulunduğu kesimlerin tümü ister bir eylem, ister bir hükümle olsun, hiçbir nedenle birbirinden ayrılamayacak bir bütündür".

Mustafa Kemal Paşa daha Misâk-ı Mîllî ilân edilmeden önce Ankara´ya gelişinin ertesi günü Ziraat Okulu´nda yaptığı 28 Aralık 1920 tarihli konuşmasında haksız işgali dile getirerek Musul´un Mütareke anında Türk Ordusu´nun hâkimiyetinde bulunduğunu ifâde etmiş, İngiliz işgalini İstanbul´un işgalinde olduğu gibi haksız ve Mütareke hükümlerine uymayan bir teşebbüs olarak değerlendirmiştir.

İngilizler Musul´u işgal ettiler, fakat bölgeye hâkim olamadılar. Bölgedeki aşiretleri kontrol altında tutma konusunda başarısız oldular. Kerkük ve Süleymaniye halkı İngiliz himayesine karşı direnişe geçti. Kürt, Arap veya Türkmen olsunlar, tüm Müslüman kabileler İngilizler´e vergi vermekte direndiler, sık sık İngilizlere karşı eylemler düzenlediler, hatta Musul halkı, Ankara´da 23 Nisan 1920’de ilk Meclis´in açılmasıyla güçlenen Millî Mücâdele hareketine de destek verdi.

23 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Ankara’da açılmasının ardından kurulan hükümetin hedefi, düşmanı “harîm-i ismet”inde boğarak, Misâk-ı Millîyi gerçekleştirmekti. Mondros Ateşkes Antlaşmasının imzalandığı gün Osmanlı ordusunun denetiminde bulunan bölgeleri ifade eden Misâk-ı Millînin güney sınırlarını TBMM’nin açılışından yaklaşık  bir hafta sonra 1 Mayıs 1920 tarihinde Gazi Mustafa Kemal Meclis kürsüsünden şu şekilde ifade ediyordu:

"Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tespit edilirken, hudud-u millîmiz, İskenderun´un cenubundan (güneyinden) geçer, şarka doğru uzanarak Musul´u, Süleymaniye´yi, Kerkük´ü ihtiva eder. İşte hudud-u millîmiz budur dedik!

İngilizler´in Ocak 1921´de Erbil ve Revanduz arasında bulunan ve Ankara Hükümeti´ni destekleyen "Sürücü Aşireti"ne saldırmaları üzerine Mustafa Kemal Paşa, Millî Müdâfaa Vekâleti´ne çektiği telgrafla Revanduz bölgesine asker gönderilmesini istedi". Bu görev Kaymakam ve Milis Yarbay Özdemir Bey´e verildi. Özdemir Bey, kuvvetleriyle başlangıçta bölgede oldukça önemli başarılar elde etti, ancak daha sonra geri çekilmek zorunda kaldı.

Ankara Hükümeti, Lozan Konferansı´nın başlamasından önce Musul´un savaşarak kurtarılması için İngilizler´e karşı bir harekâtı göze almıştı. Musul halkının tamamına yakınının işgalci İngilizlere karşı Ankara Hükümeti´nin yanında yer alması, böyle bir harekâtın hem nedeni hem de haklı gerekçesiydi. Ancak Türk Kuvvetleri´nden bir kısmının Batı Cephesi´ne kaydırılmak zorunda kalınması ve daha sonra Lozan Konferansı´nın başlaması, bu düşüncenin gerçekleşmesine engel oldu.

 

 

Musul meselesi, ilk kez Lozan Konferansı´nın 23 Ocak 1923 tarihli oturumunda ele alındı. İsmet Paşa Türk tezini siyasî, tarihî, etnografik, coğrafî, ekonomik ve askerî açılardan ayrıntılı ve tutarlı bir biçimde savundu. Türkiye’nin tezinin dayandığı temel noktalardan en önemlisi etnik sebeplerdir. Musul vilâyetinde yerleşik nüfus, 503.000 kişi olarak gösterilmiş, Türk-Kürt ayrımı yapılmaksızın çoğunluğun Türk olduğu vurgulanmış ve bölgenin Anadolu´dan ayrılamayacağı belirtilmiştir. İsmet Paşa son resmî Türk istatistiklerine dayanarak Musul´u oluşturan etnisiteyi aşağıdaki gibi göstermiştir:

 

Türk

146.960

Kürt

263.830

Arap

43.210

Gayri Müslim

31.000

TOPLAM

503.000

 Ancak Musul´u elde etmeye kararlı olan İngiliz heyeti bu gerekçelere direndi ve Musul meselesi konferansın ikinci celsesine bırakıldı. İkinci celse görüşmelerinde Türk heyeti yeni bir çözüm önerdi: Plebisit, yani halkoyu. Musul´da bir oylama yapılmalı ve vilayet halkına Türkiye´ye mi yoksa İngiliz mandası altındaki Irak´a mı katılmak istedikleri sorulmalıydı. Bu teklif Lord Curzon tarafından kabul edilmedi. Gerekçe ise Curzon´a göre, bölge halkının oy verme alışkanlığı yoktu ve bu konuda deneyim sahibi olmadıklarından plebisitin amacını anlayamayacaklarını ileri sürdü.

Plebisit teklifi karşısında Lord Curzon´un ikinci önemli manevrası Musul meselesinin, I. Dünya Savaşı´nın ardından galip devletler tarafından kurulan Milletler Cemiyeti´ne havale edilmesi ve kararın cemiyet tarafından verilmesi teklifiydi. Bu teklif İngiltere´nin müttefikleri tarafından da desteklenmiştir. Ancak elbette ki bu istek İngiltere´nin Musul meselesini neredeyse kendine havale etmesi anlamına geliyordu. Çünkü İngiltere Milletler Cemiyeti´nin kurucusu ve en güçlü birkaç üyesinden biriydi. Bu kuruluşun İngiliz çıkarlarına aykırı bir karar vermeyeceği çok açıktı. Türkiye ise Milletler Cemiyeti´ne üye bile değildi. Dolayısıyla Türk heyeti İngiltere´nin bu tuzak teklifini kabul etmedi. Türkiye´nin Musul´dan vazgeçmeyeceğini ifade etti. Lozan Konferansı´nın sonraki celselerinde de bir gelişme olmadı ve Musul meselesini çözüme kavuşturamadan sona erdi.

Lozan Konferansında Musul konusunun hararetle tartışıldığı günlerde 2 Ocak 1923’te Mustafa Kemal Paşa TBMM’de şunları söylüyordu: “…Musul vilayetinin hudud-ı millimize dahil araziden olduğunu biddefaat ilan ettik. Lozan’da elyevm (bugünkü günde) karşımızda ahz-ı mevki etmiş olanlar bunu pekala bilirler. Vatanımızın hudutlarını tayin ettiğimiz zaman büyük fedakârlıklara katlandık. Menafiimize mugayir (menfaatlerimize aykırı) olmakla beraber müsalemet perverane (barıştan yana) hareket ettik. Artık milli arazimizden en ufak bir parçasını bizden koparmaya çalışmak pek haksız bir hareket olur. Buna kat’iyen muvafakat etmeyiz”.  Mustafa Kemal Paşanın bu açıklamalarının benzerleri milletvekilleri tarafından da ifade edildi. Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni Bey, TBMM’de yaptığı heyecanlı bir konuşmada; “Paşa, ordunun başına otur, başka işin yoktur. Başkumandanlık vazifesini ifa et ve hudutlara bayrağımızı rekzet, bayrağını süngünü İngiliz’in gırtlağına daya! diyordu. 

Lozan’daki görüşmelerin çıkmaza girmesi, Özdemir Bey’in Musul’da yoğunlaşan faaliyetlerine karşı İngiliz ordusunun saldırılarının artması Türkiye’yi İngiltere ile savaş noktasına getirmişti. 

Lozan konferansından sonra başlayan ikili görüşmelerden de bir sonuç çıkmadı. İngilizler petrol bölgesi olan Musul ve Kerkük civarını Türkiye’ye bırakmayacaklarını açıkça ifade ettiler. Diğer taraftan bu tarihlerde Türkiye’nin doğusunda çıkan Şeyh Sait isyanı ve hemen ardından bölgeye yönelik uygulamalar, Türkiye’nin öne sürdüğü en önemli tezin yani Kürtlerin de Türkiye’ye bağlanmak istediği tezinin zayıflamasına sebep oldu.

Mesele Lozan Antlaşması´ndan sonra Haziran 1926 tarihine kadar sürüncemede kaldı. Milletler Cemiyeti, 30 Eylül 1924´te bir soruşturma kurulu kurulmasını kararlaştırdı. Komisyon başkanlığına da Macaristan´ın eski başbakanlarından Kont Teleki getirildi. Komisyon Irak´ta incelemede bulunarak Musul halkının görüşlerine başvuracaktı. Komisyon, çalışmalarını sürdürdüğü sırada İngilizlerin saldırgan tavırları ve kuzeye doğru yeni toprakları işgal etmesi, kanlı olayların meydana gelmesine neden oldu. Bunun üzerine Konsey, 28 Ekim 1924´te bir sınır tanımı yaparak "Brüksel Hattı" adıyla ve geçici mahiyette bir Türk-Irak sınırı tespit etti. Soruşturma Komisyonu hazırladığı raporu 16 Temmuz I925´te Cemiyet Meclisi´ne sundu. Raporda yer alan temel görüşler ana hatlarıyla şöyleydi:

Brüksel Hattı´nın coğrafî sınır olarak tespit edilmesi,

  • Musul vilâyetinde çoğunluğun, sayıları 500 bini bulan Kürtler´den meydana geldiği,
  • Kürtler´in Türk ve Arap nüfustan fazla olduğu,
  • 1928 yılında sona erecek olan Irak´taki manda yönetiminin 25 yıl daha uzatılması,
  • Bölgedeki Kürtlere yönetim ve kültürel haklarının verilmesi kaydıyla Musul´un Irak yönetimine bırakılması,
  • Milletler Cemiyeti Meclisi´nin, bölgenin iki ülke arasında taksimine karar vermesi halinde Küçük Zap çizgisinin sınır olarak kabul edilmesi,
  • Milletler Cemiyeti, Irak´taki manda yönetiminin uzatılmasını ve Kürtler´e imtiyazlar tanımak suretiyle bölgenin Irak´a bırakılmasını uygun görmediği takdirde, Musul´un Türkiye´ye bırakılmasının uygun olacağı,
  • İngiltere´nin Hakkari üzerindeki iddia ve isteklerinin kabul edilmemesi.

 

 

Türkiye´nin bu komisyon raporuna itiraz etti ve Konsey, 19 Eylül 1925´te La Haye Adalet Divanı´ndan görüş istedi. Divan´ın verdiği karar, Milletler Cemiyeti Meclisi´nin işini kolaylaştırır nitelikteydi. Milletler Cemiyeti Meclisi, Türkiye´nin karşı çıkmasına rağmen, 8 Aralık 1925´te Divan´ın kararını benimsediğini açıkladı. Hemen arkasından da 16 Aralık 1925´te Soruşturma Komisyonu Raporu´nu kabul ederek, Brüksel Hattı´nın güneyindeki toprakların Irak´a bırakılmasını kabul eden kararını aldı.

Türkiye sonunda Milletler Cemiyeti Meclisi kararına uydu ve 5 Haziran I926´da yapılan Ankara Antlaşması ile Musul´u Irak´a terketmeyi kabul etti. Dolayısıyle mesele 3 yıllık bir zaman dilimi içerisinde 5 Haziran 1926 tarihli Ankara Antlaşması ile Türkiye’nin aleyhine neticelendi.

Türkiye ile Irak arasındaki sınırı belirleyen ve komşuluk ilişkilerini düzenleyen Ankara Antlaşması toplam 18 maddeden meydana geliyordu. Antlaşmanın 1. Maddesi ile Türk-Irak hududu, Milletler Cemiyeti’nin 29 Ekim 1924 tarihinde kararlaştırdığı şekilde (Brüksel Sınır Çizgisi) kesinleşti. Kuzey Irak’ta bağımsız bir devlet kurulması halinde 1926 Ankara Antlaşması ile Milletler Cemiyeti’nin 29 Ekim 1924 tarihli kararı ortadan kalkmış olacaktı. Böyle bir durumda statüko ante’ye dönülerek Musul ve Kerkük petrol alanları dahil olmak üzere Kuzey Irak bölgesi yeniden Türk toprağı olacaktı. Ankara antlaşmanın ilk beş maddesi:

Madde 1. Türkiye ile Irak arasında sınır, Milletler Cemiyetinin 29 Ekim 1924 günlü oturumunda kararlaştırılmış çizgiye uygun olarak, aşağıdaki biçimde kesinlikle belirtilmiştir. (Brüksel Sınır Çizgisinin Tanımı) Bununla birlikte, sözkonusu bu sınır Aşuta ve Alamun güneyinde, bu iki yeri birbirine bağlayan yolun Irak topraklarından geçen kesimini Türk toprakları içinde bırakmak üzere, değiştirilmiştir.

Madde 2. Son Fıkrası saklı kalmak üzere, 1. Madde ile belirlenen sınır çizgisi işbu Andlaşmaya bağlı 1/250.000 ölçeğindeki harita üzerinde gösterilmiştir. Metin ile harita arasında aykırılık görülürse metin geçerli olacaktır.

Madde 3. Birinci Maddede tanımlanan sınır çizgisini toprak üzerinde işaretlemek üzere bir Sınır Komisyonu kurulacaktır. Bu komisyon Türkiye Hükümetince atanacak iki ve Britanya ve Irak Hükümetlerince ortaklaşa atanacak iki yetkili temsilci ile, kendisi kabul ederse, İsviçre Cumhurbaşkanınca İsviçre uyruklu bir başkandan oluşacaktır. Komisyon en kısa sürede ve en geç bu Ândlaşmanın yürürlüğe koyulmasından başlayarak 6 ay içinde toplanacaktır. Komisyonun kararları çoğunlukla alınacak ve buna tüm Bağıtlı Yüksek Tarafların uyması gerekecektir. Sınır Çizimi Komisyonu, her durumda, işbu Ândlaşmadaki tanımları en yakın biçimde izlemeğe çalışacaktır. Komisyonun giderleri Türkiye ve Irak arasında eşit bölüşülecektir. İlgili Devletler, Komisyonun görevini yapabilmesi için, gerekli yerleşme, işçi, gereçler (kayıklar, işaret taşları) ile ilgili tüm konularda, gerek doğrudan doğruya, gerek yerel makamlar eliyle, yardım etmeği yükümlenir. Sözkonusu Devletler, bundan başka, Komisyonca koyulacak nirengi noktalarına, sınır işaretlerine, kazık ve öbür işaretlere uymayı yükümlenir. Sınır işaretleri birinden öteki görünebilecek biçimde koyulacak ve üzerine sayısı yazılacaktır. Bunların yerleri ile sayıları bir harita üzerinde gösterilecektir. Sınırın belirlendiğini gösteren kesin tutanak ve ona ekli haritalar ve belgeler üçer örnek olarak düzenlenecek ve bunlardan ikisi sınırdaş devletleri hükümlerine, üçüncüsü ise, aslına uygunluğu onaylanmış örnekleri Lozan Andlaşmasmı imza eden devletlere sunulmak üzere, Fransız Cumhuriyeti Hükümetine verilecektir.

Madde 4. Birinci madde uyarınca Irak´a bırakılan topraklardaki halkın uyrukluğu sorunu Lozan Andlaşmasının 30-36. maddelerine göre çözüme kavuşturulacaktır. Bağıtlı Yüksek Taraflar Lozan Andlaşmasının 31., 32. ve 34. maddelerinde öngörülen seçme hakkının bugünkü Andlaşmanın yürürlüğe koyulduğu günden başlayarak iki ay süre için geçerli olabileceğini kararlaştırmışlardır. Bununla birlikte, Türkiye sözkonusu halktan seçme haklarını Türkiye uyrukluğu için kullananların işbu haklarını tanıma konusunda serbestliğini saklı tutar.

Madde 5. Bağıtlı taraflardan her biri 1. maddede belirlenen sınır çizgisinin kesinliğini ve bozulmazlığını kabul ederek, bunu değiştirmeği amaçlayan her hangi bir girişime geçmekten sakınmayı yükümlenir.

Antlaşmanın 14. madde ise bölgedeki petrol gelirinin %10´unun 25 yıl süreyle Türkiye´ye bırakılmasını öngörmüştü. Ancak Türkiye daha sonra 500 bin İngiliz lirası karşılığında bu hakkından vazgeçti.

 

Kaynakça

(1)           Atataürk Araştırma Merkezi, Özdemir Bey’in Musul Harekatı ve İngilizlerin Karşı Tedbirleri (1921-1923),

(2)           Mim Kemal Öke, Musul-Kürdistan Sorunu

(3)           Cemal Kemal, Birinci Dünya Savaşı ve Sonrasında Musul Meselesi Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri

(4)           https://www.dunyabulteni.net/olaylar/musul-ve-kerkuk-turkiye-den-nasil-koparildi-h223260.html

(5)           MUSUL-KERKÜK VTÜRKMENLER İÇİN GERÇEK ÇÖZÜM Bilim Araştırma Vakfı 

(6)           "Battles: The Siege of Kut-al-Amara, 1916";http://www.firstworldwar.com/battles/siegeofkut.htm

(7)           Türk İstiklâl Harbi I; Mondros Mütarekesi ve Tatbikatı, Genel Kurmay Yay., Ankara, 1962, s. 79

(8)           Mim Kemal Öke; Kerkük-Musul Dosyası, İstanbul, 1991, s. 31

(9)           Atatürk´ün Söylev ve Demeçleri; Cilt I, s.74

(10)       Türk İstiklâl Harbi; Cilt IV, Güney Cephesi, Genel Kurmay Başkanlığı Basımevi, Ankara, 1966, s. 267 

(11)       Türk İstiklâl Harbi; a.g.b., s. 282.; Kamuran Gürün; Savaşan Dünya ve Türkiye, Ankara, 1986, s. 390-391

(12)       https://www.aksam.com.tr/guncel/1926-ankara-anlasmasi-maddeleri-turkiyenin-musul-ve-kerkuke-girme-hakki-var-mi/haber-662593

(13)       https://www.kerkuk-musul.com/tarihce.html

(14)       Ali Naci Karacam; Lozan, İstanbul, 1971, s. 63

(15)       Seha L. Meray; Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar, Belgeler, Cilt I, İstanbul, 1993. s. 345.

(16)       Suphi Saatçi; Tarihî Gelişimi İçinde Irak´ta Türk Varlığı, İstanbul, 1996, s.160

(17)       Mehmet Gönlübol-Cem Sar; Olaylar/a Türk Dış Politikası, (1919-1973), Cilt I, 5. Baskı, A.Ü.S.B.FYay., Ankara, 1982, s.75

(18)       Kadir Mısıroğlu; Musul Meselesi ve Irak Türkleri, İstanbul, 1975, s. 108

(19)       Kâzım Karabekir; Paşaların Kavgası, İstanbul, 1991, s. 279, 283

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sizde Görüşlerinizi Bildirin

Yorumlar

Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı !