Ruhları Birleştiren Hava Oradaydı 12.2.2019 9504 Kez Okundu

Ruhları Birleştiren Hava Oradaydı
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Yakup Kadri Karaosmanoğlu

 

 

 

HASRETTEN HASRETE

YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU

 

(TURKISH VERSION)

 

 

Namık esaretten döneli bir ay olmuştu. Bu bir ay zarfında evinden dışarı ya iki, ya üç kez çıkabildi. İstanbul ona korkuyla karışık bir nefret veriyordu. Evinin haricinde artık hiçbir şeye aşina değildi. İçinde doğup büyüdüğü bu şehri artık ne gözleri, ne kalbi tanıyordu. Hâlbuki savaşın ilk yılından beri ve mütarekeyi takiben bütün bir yıl, yalnız İstanbul’un özlemiyle yaşamıştı. Ne Kafkas cephesinin açıklı hali, ne o çeşitli heyecan­larla dolu Irak, Filistin, Mısır seferleri, hatta ne Şam’ın sürmeli gözlü rakka­seleri; daha sonra esaretin insanı düşüncesiz, duygusuz, anısız bir varlık haline sokan bin türlü ufak tefek sıkıntıları, hiçbir şey, hiçbir dakika İstanbul’un görüntüsünü zihninden silememişti. Burada bıraktığı yaşam, bütün çehreleri, bütün manzaraları bütün anları, sesleri ve isimleriyle en küçük ayrıntısından en büyük tezahüratına kadar varlığının içinde sürekli canlı, sürekli hazır ve uyanık dururdu. Esaret aylarının bezginlik verici demlerinde ismine haritada bile güç tesadüf edilen o uzak sömürgesinde kaç kez ölümü düşünmüştü. Fakat günün birinde sevgili şehri tekrar görmek ümidi onu daima bu vahim düşüncelerden vazgeçirtirdi.

 

 

Şu halde, geldiği günden beri neden sıkıcı ve ıssız evinde kapanmış kaldı? Gerçi İstanbul özleminin içinde evin de büyük bir hissesi vardı Zira otuzuna yaklaşmış´ bir adam olmasına rağmen ana ve kardeş muhabbetini henüz diğer bütün muhabbetlere üstün tutanlardandı; bakışında hâlâ bir çocuk saflığı vardı. Bununla beraber yaşamın ve gençliğin diğer hazlarını hiç duymamışlardan da değildi. Kadındaki cazibeyi, hislerin hummalı sırlarını, arzuyu, şüpheyi, kıskançlığı biliyordu. Fakat şimdi bunların hepsi bitmiş, dinmiş, silinmiş gibiydi. Bütün varlığını feci bir boşluk sarmıştı. Ne isteyeceğini, ne istemeyeceğini, ne yapacağını bilmiyordu. Ömrünün hiçbir devresinde ne savaş’ta, ne esarette kalbi bu kadar müthiş bir ümitsizliğe düşmemişti.

 

 

 

Sabahları yatağının içinden vücudunda yeri belli olmayan bir sızıyla kalkıyordu. Dışarıdaki şehir ona sonu olmayan bir çöl ve evi karanlık bir zindan gibi geliyordu. Yıllardan beri özlemini çektiği şehir bu şehir, yıllardan beri acısını ruhunda taşıdığı ev bu ev değil miydi? İlk günler bu kederinin sebebini bir türlü çözemiyordu. Fakat yavaş yavaş, kendini ve çevresini analiz ede ede, nihayet müthiş gerçeğe ulaştı ve hayal kırıklığı denilen korkunç keder onda bilinçli bir hale girdi.

 

İstanbul eski İstanbul değildi. Bıraktığı günden beri biraz daha yanmış, biraz daha viran olmuş bu yerde gördüğü şeylerin hiçbiri ona eski zamanlarını anımsatmıyordu. Dostlarının ya da tanıdıklarının her biri bir tarafa gitmiş, bazısı ölmüş, bazısı da ölümden beter bir hale girmişti. Nitekim dönüşünün ikinci günü bir yabancı gibi sokaklarda şaşkın ve bezgin dolaştığı bir sırada rast geldiği birkaç tanıdık ona, diğerlerini aramamak arzusunu vermişti. Bunlar­dan biri ilk gençlik demlerinde sürekli beraber düşüp kalktığı dostlardandı. Çehresi tanınmayacak derecede zayıflamıştı. Üstü başı insana nefret verecek bir tarzda eski püsküydü. Namığı görünce yüzünde ne bir hayret, ne bir sevinç alâmeti belirdi; sanki ondan bir az önce ayrılmış gibi hareketsiz bir tavırla elini sıktı. Kaç yıldır nerede olduğunu ve nereden geldiğini sormadı bile. Diğeri en samimi fikir ve kalp yoldaşlarından biriydi. Sultanahmet meydanında Kamu Hapishanesinin bitişiğindeki kahvehanenin şeddi üstünde uzaktan gördü, tanıdı, koşarak yanına gitti, aynı soğuk, ya­bancı muamelesi...

 

— A, siz misiniz? Sen misin? Nerden böyle?

Namık bir iskemle alıp oturmaya cesaret bile etmedi, bir şey söylemiş olmak için:

— Burada ne işin var? dedi.

Öbürü aklı başka şeyle meşgul, gözleri başka yerlerde, dalgın yanıt verdi:

— Akrabamdan birisi burada tutuklu, onu gidip göreceğim, izin saatini bekliyorum.

Dedi; birbirlerinden tekrar görüşmek vaadini almaksızın ayrıldılar. Namık o akşam evine dönerken kendi kendine düşünüyordu: «Ben ki, diyordu, kendimi hepsinin belleğinde var sanıyordum; insanı ne çabuk unutuyorlarmış.»

Evinden ikinci çıkışında arkadaşlarından birkaçına daha rastladı. Daha doğrusu kendisi gidip aradı. Bunlardan biri Savunma Bakanlığında memurdu. Şam’da tanıdığı ve kısa zaman içinde çok sıkı dost olduğu bir gençti. Namığı görür görmez önce dik dik yüzüne baktı, sonra, düşündü, düşündü:

— Kiminle müşerref oluyorum efendim?

Dedi. Namık ne yanıt vereceğini bilemedi. Neden sonra kendini zorlukla tanıtabildi. Savaş arkadaşı dalgınlığını mazur gösterecek söz bulamadı:

— Ne kadar değişmişsin? Şişmanlamışsınız, çok şişmanlamışsınız dedi. Ve sonra ilâve etti:

— Sanırım esaret rahat... Keşke hep esarette kalsaydınız. Görüyorsunuz ya; burası berbat; burası çekilir gibi değil...

 

 

Namık, Savunma Bakanlığından, kalbinin üstünde taşınmaz bir ağırlıkla çıktı. Bununla beraber henüz tamamıyla ümitsiz düşmemişti. Hâlâ dimağında tatlı bir hayal gibi kalan maziye girilecek kapıyı arıyordu. Hatırına biri daha geldi. Bununla uzaktan akrabalığı da vardı. Bin bir zorlukla adresini öğrendi. Çünkü eskiden oturduğu ev son yangınların birinde yanmış ve o, Şişlide bir apartmana taşınmıştı. Evde pek çok zengin olduğunu söylü­yorlardı. Aslında, Namık, savaşın ilk yıllarında, Cihangirde bir eski konakta babasının yardımına muhtaç bir halde bıraktığı bu dostunu oldukça varlıklı bir apartmanda buldu. Dışarıya çıkmak üzereydi; ancak beş on dakika ayak üzerinde görüşebildiler. Namığın akrabasında iş adamlarına özgü sahte bir telâş ve sonradan görmüşlere özgü gösterişe düşkün bir korumacılık tavrı vardı:

 

— Bir gün gel beni ofisimde gör: Galata Hezaran Hanı, telefon numarası dokuz, bir sıfır... dedi.

 

Namık ne telefon etti, ne gitti. Hayır, hiçbir yere gitmeyecek, hiçbir kimseyi görmeyecekti. Onu hüzünlü bir yalnızlık duygusu kaplamıştı. Yalnız arada sırada akşamüzerleri biraz yürümek, biraz hava almak ihtiyacıyla Gülhane parkına kadar gidiyor ve orada tenha bir köşeye çekilip isteksiz, bezgin, ağaçlardan yaprakların düşüşünü seyrediyordu ve yanına başkasının yaklaştı­ğını hisseder etmez uzaklaşıp gidiyordu.

 

Fakat bir akşamüstü nasıl oldu bilmem? Sanırım pek dalgın bir demindeydi. Sonbahar rüzgârında kımıldayan yaprakların hışıltısından ayak sesleri pek belli olmuyordu; yanı başına iki kişinin gelip durduğunu hissetti. Öfkeyle başını çevirdi. Bunlardan biri sağ koluyla, sağ bacağından mahrum ve benzi uçuk bir genç subaydı; öbürü bakışları vahşi ve ürkek, fakat tavırları uysal ve sevecen bir genç kızdı. Bu subay o kadar hazin miydi? Bu kız o kadar güzel miydi? Namık ilk bakışta bunu anlayamadı; fakat tatlı bir hisle yerinde kaldı.

 

Yanındakiler konuşmuyordu. Bilmem neden, Namık bunların iki kardeş olduğunu seziyordu, birbirlerine sokuluşlarında öyle sıcak bir samimiyet vardı. Neden sonra, genç subay, kendi kendine söylenir gibi yavaşça:

 

—Yanıma kibrit almayı unutmuşum; canım da öyle bir sigara içmek istiyor ki... dedi.

Namık hemen cebinden kibritini çıkardı; sakat delikanlıya uzattı ve bunun üzerine iki genç adam arasında iki eski tanıdığa has tatlı bir söyleşi başladı: Bu söyleşi önce bir kaç oradan buradan sözden ibaretti, subay, sigarasının ilk dumanlarını derin bir hazla birkaç kez içine çektikten sonra, mutlaka bir şey söylemiş olmak için:

—Parkın eski güzelliği kalmadı; ne kadar harap oldu..

 

Dedi. Namık yanıt verdi:

 

—Memlekette neyin güzelliği kalmış, ne harap olmamış ki... İşte esaretten döneli bir buçuk ay oluyor. Nereye baksam, kimi görsem bir yabancılık, bir tuhaflık hissediyorum. Âdeta esaret zamanlarını arıyorum. Hiç değilse o zaman halimde sevdiğim ve süslediğim ve eskisi gibi tamamıyla bizim sandığım bir İstanbul vardı, hâlbuki şimdi...

 

 

Son sözlerini söylerken genç kızın yüzünü kendisine doğru çevirdiğini ve o ürkek gözleriyle gözlerinin içine baktığını hissetti. Sustu, başını önüne eğdi. O zaman engelli subay başını birkaç kez hayıfla sallayarak dedi ki:

Ne tuhaf, ben de aynı histeyim. Bu tuhaflık bende de var. (Eliyle yanındaki kızı göstererek) İşte her zaman kız kardeşime bunu söylerim.

Bu sefer genç kız başını önüne eğdi, birkaç dakika sessiz kaldılar. Söze başlayan yine o engelli subay oldu:

—Burada her şey çok çabuk unutuldu. Dünkü savaşın heyecanları, dünkü hezimetin korkuları; şehitler, gaziler; esarette kalanlar; hepsi, hepsi... Şehrin üstünde ruhları birleştiren o eski hava dağıldı. Onun yerine acı bir boşluk hâkim oldu, acı bir boşluk...

Namık, İstanbul’a geldiği günden beri ilk kez olarak, hasretini çektiği şeylerden birine kavuşmuş gibi hüzünlü bir coşku hissetti; dedi ki:

Ruhları birleştiren o havayı bulmak için ne yapmalı? Nereye gitmeli?..

Mütevazı tavırlı genç kızın biraderi, sağ kalan eliyle karşı taraftaki sahil­lerin öte tarafında, yeşil ve mor tepelerin arkasında belirsiz ve uzak bir yeri işaret etti:

—Oraya, dedi, oraya... Fakat, benim için değil, benim için her şey geçmiş ola... (Gözleriyle vücudunun sağ tarafını gösterdi.) Bu halde nereye gidebilirim? Orada ne işe yarayabilirim? Fakat siz...

Tepeden tırnağa kadar, esaretten gelen silâh arkadaşını süzdü ve tekrar etti:

—Fakat siz...

 

 

Namık kalbinin hopladığını hissetti. Gözlerinde yeni bir ümidin, yeni bir isteğin, yeni bir düşüncenin kıvılcımı parladı. Çoktan beri kendisini bu kadar güçlü, bu kadar coşkulu bulmamıştı. Başında ilk gençlik dönemlerine özgü bir sarhoşluk vardı. Evet, oraya gidecekti; ruhları birleştiren hava oradaydı. Esaretten dönenler, umdukları geleceği orada buluyorlar ve cephelerden sakat dönenler lâyık oldukları saygıyı orada görüyorlardı. Orada bütün muhabbetleri, bütün ümitleriyle bizim yaşantımız devam ediyordu Fakat bunları düşünürken, oturduğu kanepenin öbür ucunda biraderinin omuzu üstünden yan gözle kendisine bakan genç kızı gördü ve gönlü şimdiden, sevgilisinden ayrılan sevdalılara özgü bir üzüntüyle doldu.

 

Öykü Kaynak : Tekin Gültekin - Klasik ve Federal Yazarlardan İngilizce & Türkçe Öyküler Kısa Romanlar -Cinius Yayınları 2016


Fotoğraflar Kaynak:

(1) https://www.sabah.com.tr/galeri/turkiye/iste-istanbulun-o-tarihi-kareleri-arsivden-cikti/10

(2) https://www.ensonhaber.com/galeri/eski-istanbul-fotograflari

(3) https://www.google.com/search?q=Savaş+yıllarında+İstanbul&source=lnms&tbm=isch&s

(4) https://sinemasokagi.org/2015/10/01/balatta-sanat-baskadir/

(5) https://turkagram.com/balatin-eski-sokaklari-latergram-istanbul-instagram-travel/

(6) https://www.yukselentv.com/resim-sanati-hayal-alemini-kurar/

(7) http://www.tyb.org.tr/mahalle-bir-hikayeler-agi-ortami-sahnesidir-15690h.htm

(8) https://seyler.eksisozluk.com/i-dunya-savasinda-yarali-hitleri-vurmayarak-dunyanin-kaderini-degistiren-adam-henry-tandey

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sizde Görüşlerinizi Bildirin

Yorumlar

Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı !