ÜRKÜTÜCÜ ÜLKE ÇİN VE MAO’NUN ÜRKÜTÜCÜ KANUNLARI 24.12.2018 10068 Kez Okundu

ÜRKÜTÜCÜ ÜLKE ÇİN VE MAO’NUN ÜRKÜTÜCÜ KANUNLARI
Nurullah Ataç
Nurullah Ataç

 

 

1949 Çin devrimi sürecinde yapılan reformlarla kadınlara bazı haklar verilmekle birlikte Çinli kadınlar 1949 - 1980 yıllarını kapsayan dönemde madencilik, tarım vb. ağır işlerde dâhil erkeklerin çalıştığı her işte çalıştırılmışlardır. Söz konusu komünizme geçiş sürecinde “Marx’ın” bireylerin tek tek özgürleşmedikçe özgürleşme hareketinin gerçekleşmeyeceği” tezine uygun olarak kadınlar için eğitim alanında bir takım reformlar yapılmıştır. “Eğitimli gelecek; eğitimli kadınların yetiştireceği eğitimli çocuklar sayesinde gerçekleşir anlayışı” yaygınlaşmıştır.

 

Fakat 1970’li yıllarda vahşet diye tabir edebileceğimiz oldukça sıradışı bir uygulamayla Çin’de tek çocuk yasası yürürlüğe girmiş ve 1992 yılına kadar 60 milyon Çinli kız çocuğu katledilmiştir. Soyu devam ettirecek erkek çocuk algısı nedeniyle tek çocuğa sahip olunacaksa erkek olmalı diyerek nerdeyse Türkiye’nin nüfusu kadar diyebileceğimiz 60 milyon kız çocuğu çeşitli yollarla öldürülmüştür.

 

Çin 1978 yılı itibariyle sosyalist pazar ekonomisine geçiş yapmış ve kadınların üretim alanında daha eşitlikçi ve özgür hareket ettikleri gözlemlenmiştir. Kadınlarında şartları sağlayarak rekabet ortamına katıldıkları görülmüştür. Buna rağmen devletin kadın işçi çalıştırma kotası olmasa birçok işletme kadın işçi tercih etmeyecektir. Ayrıca işten çıkarmada da ilk olarak kadınlar tercih edilmektedir. 

 

 

Çin bugün bile tüm dünya ülkeleri için ürkütücü bir ülkedir. Eğer oraya bir vesileyle gitmiş iseniz azami dikkat sarf etmeniz gerekmektedir. Bir yabancı olarak isterseniz haklı olun farketmez karışacağınız çok küçük bir münakaşa, ya da birilerine kabadayılık yapma, tersleme, ya da egzozu bağıran motosikletlerle otomobillerle caddelerde dolaşıp hava atma, ihalelere fesat karıştırma, rüşvet alma, rüşvet verme, hayali ihracat ve haksız vergi iadesi alma, kamu ihalelerini yandaşlara verme ve maliyetleri 1’e 100, 1’e 500 yüksek gösterme aradaki farkları kendi aranızda paylaşma, Çin’den dışarıya para kaçırma, belediye ve kamu arazilerini zimmete geçirme ya da hileli yollarla işgal etme, sahte ihalelerle belediyelerin gelirlerini zimmete geçirme gibi akıl dışı eylemleriniz hayatınızın kararmasına yol açabilir ve sorgusuz sualsiz çok kötü koşullarda Çin’in hapishanelerinde en az 6 ay hapis yatarsınız.

 

Şimdi bu bilgiler ışığında Lai Ying tarafından anlatılan ve Edward Behr tarafında kaleme alınan Mao’nun Zindanları kitabında yer alan casus olmadığı halde bazı Hıristiyan Topluluklara üye olduğu gerekçesiyle (o zamanlar kilise toplulukları emperyalist dünyanın bir parçası sayılıyordu ve casusluk faaliyetlerinde bulundukları tespit edilmişti ki günümüzde de durum pek farklı değildir) casuslukla suçlanıp 5 yıl hapis yatan Çinli genç bir bayanın 1950’li yıllardaki hapishane yaşantısından bazı pasajları bilgilerinize sunacağız:

 

 // Burası ne bir hapishane ne de bir çalışma kampı değildi,  ikisinin karışımı bir yeri andırıyordu. Etrafında askerler vardı. Bir arazi parçasına oturtulmuş ambarlara benzeyen büyük barakalar görülüyordu. Uzak çevrede kurşuni renkte tepeler, her tarafta iri taş yığınları vardı, dar hatlı bir demiryolu kamptan gelmekteydi. Erkek mi kadın mı belli olmayan bir tutuklu gördük; bu perişan varlığın sanki önemi yoktu. Üstü başı lime lime, sahici bir iskelet... bir dilenci kadar pisti ve bitkinliğin son haddinde olduğu da belli oluyordu. Tahta bir tokmağın üzerine çömelmiş elindeki çekici, hayatı sanki buna bağlıymış gibi, sürekli önündeki iri kayaya indiriyordu. Kamyondan indiğimiz sırada hepsi de çekiçlerini taşları indiren, daire halinde sıralanmış gibi birbirine benzer, gruplar gördük. Ölümün eşiğine gelmişe benziyorlardı. Bir kaç hafta içinde bu insanlara benzeyeceğimizi düşünmekte bile duyduğum dehşetten dilim tutuldu. Çekiç gürültüsünü bir kadının boğuk sesi bastırıyordu. Elinde bir megafon, tutuklulara gayretlerini arttırmak için “cesaret veriyordu.”

 

“Gücünüzü kullanın. Sıkı çalışın!

Daha fazla üretim için çalışın ve nedamet duyduğunuzu gösterin.

Çalışmalarınızı arttırmak suretiyle ulusunuza sevginizi kanıtlayın.”

 

 

Siyasi tutuklulara ve en azılı mücrimlere tahsis edilmiş olan Nin-Tou K’eng kampında olduğumuzu öğrendik. Bu kamp Canton’un civarındaydı. Benzeri kamplara kıyasla hayli küçüktü. Orada yaklaşık olarak yüz otuz kadın, beş ila altı yüz erkek, bir kaç düzine memur ve hepsini muhafaza etmek için de otuz kadar asker vardı. Bir bakıma, bu kampa açık hapishane denebilirdi, zira duvar, dikenli tel gibi hapishane olduğunu gösteren harici bir alamet de yoktu. Fakat esasında burası bir esir kampıydı ve Amirler tutuklulara o kadar acımasız davranıyorlardı ki duyulan yorgunluk tek başına firar şansını ortadan kaldırıyordu. Bundan başka, sonradan duydum ki, muhafızların yakınlarında olmasından dehşetler içinde kalan civardaki köylüler kaçanları ihbar ediyorlar ve asla bizim kampın yakınlarına gelmiyorlarmış.


Erkekleri bir araya topladılar ve yine kelepçeli olarak, birbirlerine bağlı halde, götürdüler. Bir kadın memur yanıma geldi, bana baktı, takip etmemi emretti ve beni ambarlardan birine götürdü. İçeride dört çift sıra kerevet vardı. Bana üst taraftaki bir kuşeti gösterdi. Yatak diye bir şey yoktu. Yalnız bir tahta ile iki örtü battaniye vardı.

 

"Yarından önce çalışmanıza gerek yok” Kadın bu sözleri sanki bana çok büyük bir lütufta bulunuyormuş gibi söylüyordu. “Yalnız bu arada kendiniz hakkında bir rapor yazacaksınız: ailenizin mazisi, şahsi hayatınız, suçunuzun nevi, vs.”


Çevreme baktım. Duvarlar bambu ağaçlarıyla kurutulmuş çamurdandı. Yer dövülmüş topraktı. Burası ter, pislik, toz kokuyordu. Battaniyelerimi fırçalamaya çalıştım, bazı eşyalarımı çıkardım ve bunlarla kendime minder gibi bir şey uydurarak üzerine uzandım. 


Yalnızlığım uzun sürmedi. Öğle molası için bir grup kadın mevkuf içeri girdi. İçlerinden bazılarını çalışırken görmüştüm. Her tarafları toz içindeydi ve onlara bakınca genç mi yaşlı insanlar mı olduklarını derhal anlamaya olanak yoktu. Uyurgezer gibi yürüyorlardı. Her birisi çekicini, küçük bir iskemle, bir kamış, iki hasır sepetle bir çapa taşımaktaydı. Fevkalâde yorgunlukları yüzlerinden okunuyordu. Tatlı tatlı tebessüm eden bir kadın içeri girdi, el çırptı:

 

 “Beni tanıyamadın mı? Ben Hong-Kong’dan Wei Mo-Ching’im, hatırladın mı? Canton hapishanesinde senin hücrenin karşısındaki hücredeydim. Hong-Kong’da seni sık sık görmeye gelirdim. Beni unutmadın, değil mi ?”

 

Yalnız sesini tanıdım. Söylemeye cesaret edemedim:

 

“Seni tanıdım, adeta elli yaşında görünüyorsun” (aslında benim yaşımdaydı, fakat ağlamaya başladım. Wei Mo-Ching Hong-Kong’da çok az tanıdığım iyi bir kızdı, fakat yalnız onun hesabına üzüldüğüm için değil, bu kampta bir yıl geçirdikten sonra ona benzeyeceğimi düşünerek ağladım. "Burada ağlamak yasaktır. Sert bir hayattan korkmak bir burjuva kötü huyudur. Buradakilerin söyledikleri bu. Sana onların çok mutaassıp olduklarını söyleyeyim. Hele hiç bir zaman gerçek duygularını açıklama, yoksa başına korkunç dertler açarsın. İtaat, sürat, nedamet, bunlar hayatta kalabilmenin yegâne koşullarıdır." diyen Wei Mo-Ching gözyaşlarımı silerek beni teselliye çalıştı. Parmakları zımpara kâğıdı gibiydi.

 

 

Bir lenger sebze çorbası getirmişlerdi. Kadınlar kuyruk oldular. Bana verilmedi. Yiyecek, kişi başına bir ufak kâse olarak hesaplanmıştı. Anlaşılan, muhafızlara benim geldiğim haber verilmemişti. Çorbalarını içtikten sonra, tututklular kerevetlerinin üstüne uzandılar, herkes uyudu. Saat bir buçukta çan çaldı. Bir kadın memur girdi ve herkesin iş başına dönmesini bağırarak söyledi. Kerevetimin kenarına oturdum ve kim bilir kaçıncı kez olarak, ailemin mazisini ve itirafnamemi yazmaya başladım.

 

Ertesi gün, herkesi işe çağıran çan sesi duyulduğu vakit henüz gece aydınlanmamıştı. Dört büyük ambardaki yüz otuz kadın hemen yataklarından atladılar askerde olduğu gibi battaniyelerini topladılar. Ben de aynı şeyi beceriksizce yaptım. Sonra diğerlerinin arkasından dışarı çıktım. Benden başka bütün tutukluların su dolu bir kapları vardı. Açık havada yıkandılar, dişlerini fırçaladılar. Benim ise bir şeyim yoktu, nerede su bulabileceğimi de bilmiyordum. Böylece de kampın içinde sormaktan da çekinerek dolaştım ve kıymetli bir vakit kaybettim. Neticesi geç kalmam oldu.

 

Kısım amirlerinden biri beni gördü ve beklemekte olan bir gruba doğru sevk etti. 

 

“Sizin yüzünüzden herkes geç kaldı, dedi (ve omuzlarımı sarstı); Bizim birliğimiz 2 numaralı takımdır, işimiz de taş kırmaktır. Burada en yaşlıların bile sağlayacağı iş belirtilmiştir. Tutukluların en eli yavaş olanları, günde en az otuz kırk sepet taş kırmaya mecburdur. Siz yenisiniz. Bunun için ilk gün on sepeti aşacağınızı sanmıyorum.” 

 

Kadında bir askeri öğretmen sesi vardı. Daha sonra, hem de hayretle öğrendiğime göre, O da bir tutukluymuş. Yalnız gayreti ve sertliği dolayısıyla, kampta farklı bir mevki vardı. Aynı zamanda. Özel tayınlar da almaktaydı. Aslında çok büyük bir taşocağı olan bu yerde, her takımın, bir döner sistem dahilinde belirli bir görevi vardı. Bir işçi takımı kayaların toprağını ayırmak, bir diğeri tepelerden iri kaya parçalarını indirmekle görevliydi; bir başkası bu kayaları ufak parçalara kıracak olanlara getiriyordu; nihayet bir takım da, kırılmış taşları topluyor, dar bir hat üzerinde, kampın çıkış yerine kadar itilen küçük vagonlara yüklüyordu. Sonra, bunları kamyonlara taşıyorlardı. Bu taşları hem ev yapımında hem yol inşaatında kullanıyorlardı. Bizi iri kaya parçaların bulunduğu bir yere götürdüler. Kısım amiri bana bir tokmak iskemle, bir çekiç ve bir bambu sopa verdi. Tepelere baktım, oralarda silahlı nöbetçilerin arkalarındaki sema fonuyla belirli karaltılarını gördüm. Megafon haykırmaya başladı, biz de çekiç sallamaya koyulduk. Yanımdaki tutuklu kadın, bana usulünü gösterdi:


“İri taşı sol eline alırsın, işte böyle ve normal yönde vurup çatlak yerini bulmaya çalışırsın. Bir zaman sonra buna alışırsın. Marifet ne çok iri ne de çok ufak parça yapmamaktır. İdeali, parçaların on santim kadar geniş olmalarıdır.” dedi.  Ben de çekiç sallamaya başladım ve güneşin harareti gittikçe arttığı için de kısa bir süre ter içinde kaldım. Çalıştığım yer gölgelik değildi, bize şapka da vermemişlerdi. Sol tarafımda kızlardan biri haykırdı. Başına küçük bir taş parçası saplanmıştı. Çok kan kaybediyordu, kısım amiri görmeye geldi:

 

 

 

 

“E… niye işini durduruyorsun? Ufak bir sıyrık bu, Bir parça kandan mı korkuyorsun? Çabucak kapanır o.”

Dikkat ettim, etrafımda herkeste taş parçalarının sebep olduğu sıyrıklar vardı. Çekicimle bir hayli taş kırdıktan sonra bende ancak birkaç tane oldu. 

 

Saat 8:30’da, iki saat süren çalışmadan sonra yemek molası verildi. Bir nezaretçi kalaylı bir tepsi ile dolaştı. Herkesin payına küçük bir kase pirinçle biraz sebze düşüyordu. Pirinç iyiydi. Birkaç dakika içinde hepsini yemiştik ve yeniden işe başlamıştık. Sağ elim acıyor, sırtım ağrıyordu. Bir yıl boyunca hapishane hücresinde mahpus kalınca bedeni hareket kabiliyetlerim kalmamış gibiydi, az iş çıkarmamın sebebi buydu. İşe devam edebilmek için kendimi zorlamak zorundaydım.

 

Öğle çanı duyuldu. Ambarlarımıza döndük, bir nevi pirinç ve kepek karışımını yuttuk ve kerevetlerimize uzandık. Herkes gibi ben de uyudum ve işbaşı çanı çalınca da sıçrayarak uyandım.

 

Bu ilk günün öğleden sonrası sağ elimdeki sıyrıklardan çok acı çektim. Çekicimi güç bela elimde tutabiliyordum.

 

Elime bir bez sardım amma her çekiç vuruşunda canım dehşetli acıyordu. Vakit yavaş, çok yavaş ilerliyordu... Nihayet mola verildi, bizim yerimizi başka bir takım aldı. Onların vazifesi yapılan işi kontrol etmek ve taşları dar hatlı bir demiryoluna yüklemekti. Fakat daha evvel taşları kendimiz toplama merkezine götürmeliydik. Oradaki nezaretçiler yapılan işi değerlendiriyorlardı. Bize bambu sopasıyla saz sepetlerini bunun için vermişlerdi. Benim takımdaki kadınların çoğunun ortalama otuz kırk sepet muadili taş kırmış olduklarını fark ettim. Bir kaç tanesi daha fazlasını da yapmış, altmış sepete kadar çıkmıştı. Bana gelince, ben ancak üç buçuk sepet yapabilmiştim. Bu üretim yalnız gülünç değildi. Acayipti de. Üstelik ben, ilk sepetimin içindekileri dökmüş, ve taşlarımı birer birer yeniden toplamak zorunda kalmıştım.

 

“Hepsi bu mu? Yalnız üç buçuk sepetlik taş mı kırdınız?


Nezaretçi kadının sanki inanamıyor gibi gösterdiği hiddetin yapmacık olup olmadığını anlamam zordu.

”Size, ilk gün için en az ve kesinlikle on sepet doldurmanız gerektiğini söylemiştim, duymadınız mıydı?


Suçüstü yakalanmış bir çocuk gibiydim, gözlerimi yere indirdim. Kısım Amiri hiddetten deliye dönmüştü.

“İşinize dönün ve taş kırmaya devam edin. Sizin gibi tembellere istirahat yok."

Tek başıma. Çekiç sallamaya devam ettim. Kısım âmirinden o kadar korkuyordum ki, beraber kaldığımız bir tutuklu beni bir saat sonra, ambara götürmeseydi, belki de bütün gece devam edecektim. Arkadaşım : "Yıkanma saatidir, dedi. Seksiyon âmiri ötekilerle beraber yıkanmana izin verdi. Bir membaa’ya giderek oradan aldığımız su ile yıkanıyor, ertesi sabah için de su getiriyoruz. Kaynağa gitmenin saatleri var. Yalnız işten sonra gidebiliriz.”

Kovam olmadığını söyledim.

“Bu defalık benimkini paylaşırız, dedi. Fakat sana bir tane göndermeleri için evine yazmalısın.”

 

Kaynağa giderken, yorgunluktan bütün vücudum titriyordu; bana ödünç verilen kovayı güçlükle taşıyabiliyordum. Banyo saatinin günün bitimi olacağını böylece ümit etmişti Şimdi ortalık kararmıştı ve bütün istediğim kerevetime uzanmak ve uyumaktı. Fakatgünün faaliyetleri daha bitmemişti. Akşamın sekizine doğru, bir görevli kadın bizi dışarı çıkardı ve konferans salonu vazifesi gören başka bir ambara götürdü. Orada ne iskemle ne bank vardı. Herkes beraberinde getirdiği tahta tokmağa oturuyordu. İçeride daha önce gelmiş olan beş yüz kadar erkek çömelmiş bekliyordu. Kadınlar da geri kalan az bir yeri doldurdular. Salonun bitiminde sahneye benzer bir şey vardı. Masaların arkasına bir hayli memur geçmiş oturmuştu. Bunlardan biri, belki de kamp müdürü, bir nutuk söylemekteydi. Üretimimizin arttırılması ve çalışma azmi hakkında bitmez tükenmez bir sürü pespaye sözlerle kafamızı şişirdi... Sonra bir başkası nutka başladı, çalışmamıza değinmedi ama ”şerefli ihtilali göklere çıkardı ve sayesinde 1949’dan beri halka sağlanan iyilikleri övdü. Sonra bir kaç tutuklu kürsüye çağrıldı. Temin ettikleri yüksek üretim ve uyumlu davranışlarıyla kısım amiri olmaya layık görülmüşlerdi.

 

Kamp müdürü ayağa kalktı, bu görevlendirmelerin kurulacak yeni teşkilat dahilinde bulunduğunu anlattı. Gelecekte hangisinin daha verimli çalıştığını ortaya koymak için muhtelif takımlar arasında yarışmalar düzenlenecekti. Yeni Kısım Amirleri büyüklerinin düşüncelerine bir köle gibi iştirak eder tarzda konuştular ve başka sahalarda büyük ileri hamleye katılanları örnek göstererek, bizi daha fazla randımanlı bir çalışma sağlamaya teşvik ettiler. Nihayet, ancak kamp müdürü, müteakip gece yapılacak siyasi toplantımızın şahıslarımıza ve bugün söylenmiş olan konulara tahsis edileceğini haber verdikten sonra, toplantı sona erdi.

 

Her halde üç saat sürmüş olan celse esnasında bir kaç kez uyukladım ve kerevetime kavuşur kavuşmaz derin uykulara daldım. Fakat gece yarısı uyandım ve nerede olduğumu hatırlayarak, müthiş bir ruhsal çöküntü duydum. Duyduğum nutukları hatırladım. Hiç şüphesiz, ihtilalden önceki “kara devrede de baskı ve zulüm vardı” diye düşündüm, fakat bizim bu gün maruz bırakıldığımız muamele, bütün bu “sosyalist topluluk” yapısı ve “çalışma yoluyla ıslah” gibi riyakâr sözlerle eskilerin yaptıkları istismardan daha çok kötüydü. Bugünkü patronlarımız bizi yalnız insanlık dışı programlarını yerine getirmeye zorlamakla kalmıyor, fakat aynı zamanda onları benimsememizi ve riayet etmemizi istiyordu. Çalışma kamplarında olup bitenleri Çin´de hakkıyla bilen kaç kişi olduğunu kendi kendime sordum. Birdenbire deprenmeye ve kaşınmaya başladım. Kuyruk halinde ilerleyen bir düzüne kadar tahtakurusu gördüm; hepsini öldürdüm, çarşafıma sarıldım ve uykuya daldım.

 

 

 

Bir hafta sonra, bana sanki yıllardan beri oradaymışım gibi geliyordu. Yeteneklerim arttı. İkinci günü dokuz sepet doldurmayı başarmıştım. Ertesi gün de otuz sepetlik ölçüye ulaşabilmiştim. Ondan sonra daha da fazlasını yapmak için ayarlandım ve hiç bir zaman da kırdığım taşları otuz sepetten aşağı düşürmedim. Belki de mevcut ağır disiplin yüzünden, diğer tutuklularla pek az konuşuyordum Bütün gayretimle hayatta kalmaya çalışıyordum. Burada, artık Hong Kong’un kibar, küçük bir genç kadını değildim. Ağzımı açmamaya çalışıyor, yalnız bana hitap edildiği zaman konuşuyordum. Gardiyanların hastaları küçümsediğini bildiğim için, bu konuda hiçbir anlayış beklememekte, memurların hiçbirinden insani davranış ummamaktaydım. Ayrıca da kampta bir sürü “’ispiyoncu” olduğunu bilmiyor da değildim. Şekerli yiyecek temin etmek için hapishane arkadaşlarımın yapmayacakları şey yoktu. Bu konuda, yetkili mahkûmlar diğerlerinden beterdi. Tutuklu arkadaşlarının en küçük şüpheli hareketlerini hemen memurlara yetiştiriyorlardı. Aynı zamanda sürekli yıkıcı, aleyhte konuşmaları kollamaktaydılar. Bu yüzden insan her çeşit görüş ve düşüncesini kendine saklamalıydı.

 

Yağmur yağdığı zamanlar ki bu da sık oluyordu, sırılsıklam oluyorduk, fakat işi durdurmaya hakkımız yoktu ve bütün gün ıslak kalacağımızı bilmekteydik. Çoğunlukla yedek giyeceklerimiz de nemli oluyordu. Böylece vaktimiz ya titremek, ya da terlemekle geçiyordu. Akşamı beklemekten başka ne bir amacımız, ne istikbalimiz ve ne de ümidimiz vardı. Üstelik siyasi tartışmalar bahanesi ile bizi sık sık uykumuzdan ediyorlar, uyanık tutuyorlardı. Kafamızdan öyle cinayet fikirleri geçiyordu ki, gardiyanlarımızın her an başlarına bir çekiç yemek tehlikesinde olduklarının farkında olup olmadıklarını kendi kendime sık sık sormuşumdur. Tepenin üstünde devriye gezen silahlı askerler bile kafamıza musallat olan bu öldürme fikrine engel olamıyordu. Dinî kanaatlerime rağmen, ölümün böyle bir yaşayıştan daha iyi olduğu düşünmekteydim. Daha ziyade, nispi bir konfor içinde yaşayan, hakiki evlerde oturup inanılmayacak kadar bol yiyecekten faydalanan memur ailelerine karşı kin duymaktaydık. //




Kaynakça/Source

Feminizm ve Marksist Hümanizmin Diyalektiği- Yang Feng

Çin Komünist Partisi- Canut Yayınlar Cilt I

Karl Marx- Komünist Manifesto

Wen Haiming- Çin Felsefesi

Çin’de Kadın İmgesi – Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü (Hazırlayan Sedef Kapanoğlu)

Çin Halk Cumhuriyeti Yönetim Sistemi- Recep Kızılcık

Çin Tarihinde Kadının Yeri  (https://www.tesadernegi.org)

Edward Behr - Mao’nun Zindanlarında (Göktürk Yayınları)

https://www.whatsonweibo.com 

 

Sizde Görüşlerinizi Bildirin

Yorumlar

Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı !